Alın-ma

24 Aralık 2008 Çarşamba

İyi niyetle açılmış bir telefon ne kadar büyük bir hayal kırıklığına dönüşebilir?
"Ne" diye açılmışsa eğer, oldukça can sıkıcı olabilir. Evet.

Ahkam

23 Aralık 2008 Salı

Ingvar Ambjornsen okumamış insan, yeraltı edebiyatı okumamış demektir.

a natural disaster

16 Aralık 2008 Salı

ne işim var benim burada.

sizin de başınıza geldi mi, diğer sabahlardan daha da zor bi şekilde uyanmak, yataktan çıkmak istememek, işe/okula (gitmeniz gereken yer neresiyse işte) gitmemek için bahaneler uydurmak ama mecburiyetler altında ezilmek, yatağa yapışmış bedeninizi kazıyarak söküp almak oradan ve sürükleye sürükleye gidilmesi gereken yere götürmek. ve sadece eve dönülecek anı düşünmek.

şu an buluınmak istediğim tek yer yorganımın altı. sıkıntılı bir uykuya dalmak. sıkıntılıda olsa yaşamaktan kötü olamaz ya.

"uzun ve soğuk bir kış oldu"

Üzerimde bir "kırıklık" var.

5 Kasım 2008 Çarşamba

Üzerimde bir "kırıklık" var. Hayal kırıklığı olsun, umut kırıklığı olsun, kalp kırıklığı olsun.
İyi ki god is an astronaut var, iyi ki yeni albüm çıkardılar.
En yakınlarım çok uzaktayken.

Unhappiness

4 Kasım 2008 Salı

Mutsuzluk günahmış.

Ama yapacak bir şey yok. Bugün "Her şey ters gidiyor yine" günlerinden biri.

Home Sweet ... Ne?!

1 Kasım 2008 Cumartesi


Taşınıyorum. Bir devir kapanıyor. Hayatımın iki buçuk yılını geçirdiğim, pek çok şeyi ilk kez yaşadığım bu evden ayrılıyorum. Geriye dönüp bakanlardan değilim çok şükür. Sevmiyorum aslında değişiklikleri ama... Değişiklik istiyorum artık, daha doğrusu bir update istiyorum hayatımda.

Move - On!

Leave No Trace

26 Eylül 2008 Cuma


ne güzel gruptur anathema. ne güzel söylüyor Vincent.

ne de iyi yaptılar bu albümü yayınlamakla. "Hindsight", sözlükte manasına 'bir seyin nitelik ya da anlamini sonradan anlama, önemini sonradan anlama, geç anlama' diyor. benim için oldukça yerinde. Önyargılarımı yenmem uzun zaman aldı. ama olsun du.

şimdi midemde hissediyorum şarkılardan gelen melodilerin anlamını. tam olarak içimde.

Mesaj

7 Eylül 2008 Pazar

yazmışsın.yazdığın yayınlanmış.iyi olmadı sanki ama bu...
geldim ben,istanbuldayım.sen de gel artık.

burada her şey var, her şey var!

Bezmek

5 Ağustos 2008 Salı

Hayatımdaki her insanı siktir edesim var bugün.

Herkes Kendi Evinde

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Bir film ismi olmalı bu. Bence yalnızlığı en güzel anlatan cümle. Yalnızlığımı ve bilgisayarımı ve kitaplarımı ve yatağımı ve seyahat hayallerimi seviyorum.
Karşınızdakine "ben ne haldeyim biliyormusun?" diye sorduğunuzda, karşınızdakinin ne halde olduğunu bildiğinizden emin misiniz? Eğer karşınızdaki kendisinin ne halde olduğunun sizin tarafınızdan bilinmediğinden emin ise bu sorunun ne önemi/değeri kalır ki? bu ironik değil mi?
hem, kenidmizden başkasının nasıl olduğunu bilebilir miyiz hakikaten?

"her kaybeden bilir ki, soru sayısı her zaman cevap sayısından bir fazladır."

This Mess We're In

29 Temmuz 2008 Salı

Dağınıklıkta yaşanmışlıkvar hakikaten?

Karar

23 Temmuz 2008 Çarşamba

"Yapmak İstediklerim"den "Yapamadıklarım" diye bahsetmeye karar verdim bundan sonra. Öyle bir umutsuzluk hali. :/

patofobi

16 Temmuz 2008 Çarşamba

hasta olmaktan korkma, hasta olmaya karşı duyulan saplantı boyutundaki korku.

me elixir, me poison

14 Temmuz 2008 Pazartesi


Kendimi bir Meanwhile, Back in Communist Russia... şarkısı gibi hissediyorum. Onlar yazmış gibi beni.

O kadar çok tuhaf şey oldu ki. Tuhaf Şeyler.

Böyle zamanlarda bir duş alıp, iyi bir kitap okuyarak yaşadıklarının gerçek olmadığına yada okuduklarının gerçek olduğuna -ki çoğu zaman ikisi aynı şeydir- inandırmaya çalışmalı insan kendini.

give up vs. don't give up

7 Temmuz 2008 Pazartesi

hayallerim ölüyor...

günlük yaşamaya başladım. küçük hesaplar peşinde koşan süreye katılıyorum yavaş yavaş. hissedemiyorum. hissettiklerim hoşuma gitmeyince dışladım onları.

vazgeçiyorum.

Kişisel Saplantı Notları / Akmak

1 Temmuz 2008 Salı

Yüzüme vuran rüzgar..Bir anda aslında hiç birşeyin iyi olmayacağını fark etmem. Ama üzülmemem, tuhaf bir mutluluk hissi aksi gibi gözümde biriken yaşlar. Sadece soğuğu, rüzgarı hissetmek istemem. Rüzgarı yüzümde hissetmek. Akmak. Kadınlarda "akmak" isteyemez mi? Anlayamazlar mı bu duyguyu?

Sürrealist

26 Haziran 2008 Perşembe

Sen olmasaydın "Bant" dergisi gibi bişi olurdum herhalde.

Mektup

25 Haziran 2008 Çarşamba

Bu sefer çok yakındım. Hem mektup deftere yazılmaz ki...

Kişisel Saplantı Notları

10 Haziran 2008 Salı

Şu hayatta en çok bir başkasına muhtaç olmaya katlanamıyorum. Herşeyi kendim yapabilmek, kimseye boyun eğmek zorunda olmamak istiyorum. Keşke hiç hoşlanmadığım "insanoğlu"nun yardımına ihtiyacım olmadan yaşayabilseydim. Tek başıma, yetseydi-m.

Homofobi

31 Mayıs 2008 Cumartesi

Lambda İstanbul kapatılmış. Bütün "ötekiler" diğer tarafta.

Bekarlığa Veda Partisi

25 Mayıs 2008 Pazar

"Nothing good happens after 2 p.m." demişti ya hani ted mosby'nin annesi; haklıymış, dün gece kanıtlamış oldum bunu, bir kez daha. Aferin.

Felsefe

22 Mayıs 2008 Perşembe

Çok konuşan insan boş konuşur.

Çok söyleyen ise yalan söyler.

Juno; Bir 'Kendini İyi Hisset' Filmi

20 Mart 2008 Perşembe


Oscar adaylıkları ve kazandığı diğer ödüller ile kendinden bahsettiren “Juno” 21 Mart’ta ülkemiz sinemalarında gösterime girdi. En iyi yonetmen, en iyi orijinal senaryo, en iyi film ve en iyi kadin oyuncu dallarında oscara aday olan film, en iyi orijinal senaryo dalında oscar kazandı. Ayrıca Spirit ödüllerinin bu yılki galibi olan Juno, ‘En İyi Film’, ‘En İyi Kadın Oyuncu’, ‘En İyi İlk Senaryo’ dallarında ödül aldı. Ödüller, adaylıklar saymakla bitmiyor ama nedir bu filmi bu kadar çekici kılan?

Juno’nun yönetmeni Jason Reitman. Film severler yönetmenin ismini “Thank you for Smoking” filminden hatırlayacaklardır. 2006 yılı Filmekimi’nde gösterilen film farklı senaryosu ve ironik yaklaşımıyla oldukça beğeni toplamıştı. Juno için Reitman’ın ilk önemli başarısı demek yanlış olmayacaktır.

Ana karakterimiz “Juno” (İsmini bir yunan mitoloji karakterinden alıyor, Zeus’un tek nikahlı karısından) 16 yaşında biraz aykırı, fazlasıyla zeki ve dolayısıyla uyumsuz, oldukça sivri dilli bir genç kız. Bu noktada belirtmeliyim ki Ellen Page’in canlandırdığı ‘Juno’ karakteri bana feci şekilde Dead Like Me isimli dizisinin Gorgia’sı Ellen Muth’u anımsattı. Hatta ondan esinlenerek oluşturulduğu bile iddia edilebilir. Aynı ukalalık, aynı ağzı-bozukluk, aynı hal hareketler, aynı memnuniyetsiz yüz ifadesi, aynı şekilde yapılan kendi kendine konuşmalar. Ben her ne kadar çok tatmin olmasam da; ödüller, adaylıklar ve söylenenler Ellen Page’in Juno rolünde oldukça başarılı olduğunu ortaya koyuyor, bana da saygı duymak kalıyor bu noktada. Zaten Ellen Page daha önce boy gösterdiği X-Men 3 teki Kitty rolüyle çok sevilmiş, Hard Candy filmindeki performansıyla ise kendine hayran bırakmıştı.

Filmimizin hikayesine geri dönecek olursak, Juno en yakın arkadaşıyla bir öğleden sonra (kendi iddiasına göre TV’de izleyecek bir şey olmadığından, sıkıntıdan) girdiği ilişki sonucu hamile kalıyor. Benzer –klasik- hikayelerde olduğu üzere önce çocuğu aldırmaya karar veriyor ancak yine benzerlerinde olduğu gibi korkup vazgeçiyor. Özellikle kürtaj kliniği ve klinikten kaçış sahneleri tam olarak beklenilen ve bir yerlerden hatırlanan cinsten, yani klişe. Daha sonra Juno bebeği evlatlık vermeye karar veriyor ve asıl hikaye böyle başlıyor da diyebiliriz. Çünkü bebeği evlat edinmek isteyenler tuhaf bir aile- tüm gençliği paketlenip bodruma kaldırılmış rocker baba ile donuk, mimik yoksunu resmen kötü oynamış anne rolünde Jennifer Gardner. Juno’nun çocuğunun müstakbel üvey babasıyla garip bir yakınlaşma içine girmesi ise filmimizin düğüm noktasını oluşturuyor ki sonrasında bildiğimiz şeyler; kendini ve gerçek aşkı buluş ve mutlu son. Aslında mutlu son ile ilgili çokta doğruyu söylemedim. Yani öyle beklediğiniz gibi bir mutlu son olmuyor. Bebek, gerçek anne ve babası bir aile olmuyorlar yani. Çocuk evlatlık veriliyor. Filmin tek şaşırtıcı kısmı bu oldu sanırım benim için. En beklenmedik nokta. Ancak “En İyi Orijinal Senaryo” dalında ödül alabilmek için yeterli bir şaşırtmaca olduğunu düşünmüyorum.

Filmin tanıtımında büyümenin zorluklarıyla ilgili sıradışı bir komedi diyor ancak sanırım bu filmin alt metininde anlatılmak isteneleri biraz küçümseyen bir ifade olmuş. Film gerçekten hoş, eğlenceli ( çok eğlenceli değil, biraz gülümseten ama kahkaha attırmayan cinsten) bir gençlik filmi. Ama insan (yada bir türk genci demeliyim bu noktada) 16 yaşında hamile kalan ve bebeğini evlatlık vermeye karar veren “olgun” bir genç kız ile özdeşleşmekta güçlük çekiyor, bizi en çok zorlayan kısmı da bu oluyor sanırım. Juno’yu anlayamıyoruz ama ailesini hiç anlayamıyoruz. O yaşta karşısına geçip baba ben hamileyim ama bebeği doğurup evlatlık vericem diyen bir kız ve ona bu konuda anlayış gösterip kararlarına saygı duyarak olgunluğunu kabullenmiş bir şekilde “sakin” davranan bir anne-baba. Bence ilk sorun 16 yaşında bir genç kızın olgun davranamayacak olması yönünde. Sanırım hiçbirimiz 16 yaşında çocuk sahibi olup onu evlat veren ve hayatına hiç bir şey olmamış gibi devam edebilecek bir insan olabileceğini hayal edemeyiz. İşte bu noktada Juno’nun hikayesi gerçekçi gelmiyor insana. Hem juno’nun verdiği karar hem de buna ses çıkarmayan ailesi yüzünden. Diğer taraftanda filmde Juno’nun bebeği aldırmaktan vazgeçmesi, sanki kürtajı onaylamayan klisenin gözüne girmek için yapılmış bir hamle gibi. Genç yaşta hamilelik, kürtaj, evlatlık verme, vs.. gibi konularda uzunca etik tartışmalara girilebilir ama uzutmamakta fayda görüyorum.

Sonuç olarak “Juno” sevimli bir pazar öğleden sonrası filmi ama… o kadar.
Filmin en az “Catch Me if You Can” kadar harika bir jeneriği ve Juno’nun en az kendisi kadar sevimli müzikleri olduğunu da eklemek isterim.