2010 Hayalleri

31 Aralık 2009 Perşembe



Herkese Mutlu Yıllar!

2010 a girmememize birkaç saat kaldı. Bir iş arkadaşımın dediği üzere, zaman devir daim eden birşey değil; dümdüz devam ediyor. 365 günlük periyotlarla "yeni yıl"ları kutlamanın çok bir anlamı yok doğal olarak.

Böyle yapay kutlamalar da olmasa nasıl yaşardık ama değil mi?

2009 yılı, hastalıklarla geçti benim açımdan. 2010'dan tek büyük beklentim sağlığımın yerinde olması. Hastanelerin önünden bile geçmek istemiyorum mümkünse.

Bir de iki çeyrek milli piyango biletime de 7.5 trilyon çıksa hiç fena olmaz;)

Öpüyorum herkesi, sevdiklerinizi sevindirin bugün!

Elfen Lied - Anime Tanıtım

28 Aralık 2009 Pazartesi



Kanlar içinde kopmuş bir kol görürüz önce. Sonra da korkuyla gözleri irileşmiş iki adam. Saniyeler içinde bu iki adamın da arasında bulunduğu pek çok kişi, bir kıyıma maruz kalacaktır. Ama asıl şaşırtıcı olan bunu yapanın, başında maskesiyle şarkı mırıldanarak elindeki kopmuş kafayı atan çıplak bir kadın olmasıdır. Ve hiç bir silaha ihtiyaç duymaması...


Evet, Elfen Lied müthiş açılış jeneriğinden sonra böylesi vahşi bir sahne ile selamlar izleyiciyi. Daha sonra kızın isminin Lucy olduğunu ve onun bir "diclonius" olduğunu öğreniriz. dicloniuslar insan evriminin bir üst noktasıdır ve en belirgin özellikleri başlarındaki boynuzlardır.

Lucy, kapalı tutulduğu enstitüden kaçmaya çalışırken başından bir kurşun yarası alıp denize düşer. Asıl hikaye, iki kuzenin onu bularak evlerine götürmeleri ve "Nyuu" kelimesinden (Nyuu japoncada süt anlamına gelmektedir) başka bir şey söyleyemediği için "nyuu" ismini taktıkları bu kızla yaşamaya başladıktan sonra başlayacaktır.

Elfen Lied, almancadır ve elf şarkısı manasına gelmektedir. Lynn Okamoto tarafından yazılmış bir Japon manga ve anime serisidir. Japonya'da Şūeişa tarafından Haftalık Young Jump dergisinde yayınlanan Elfen Lied yirmi cildin tamamlanması ile sonlanmıştır. Anime uyarlaması 2004 yılında yapılmıştır ve 13 bölüm sürmüştür. Bölümlerin almanca ve ingilizce olarak isimleri aşağıdaki gibidir;

1- Chance Meeting - Begegnung
2- Cleaning Up - Vernichtung
3- At Heart - Im Innersten
4- Touching Strike - Aufeinandertreffen
5- Receiving - Empfang
6- Inner Feelings - Herzenswaerme
7- Confrontation - Zufaellige Begegnung
8- Beginning - Beginn
9- Reminiscence - Schoene Erinnerung
10- Infant - Saeugling
11- Complications - Vermischung
12- Sludge - Taumeln
13- No Way Back - Erleuchtun

En son yayınlanan bölümü, sanıldığının aksine 14. bölüm değildir; 10. bölüm ve 11. bölüm arasında geçen olayları anlatmaktadır ve bu bölüm 10,5 olarak anılmaktadır.

Gustav Klimt'in der kuss isimli tablosu, ilki orjinali, ikincisi jenerikte kullanılan hali.

Özellikle jeneriği ve çizimleri ile dikkat çeken anime, duygusal ve fiziksel şiddet içermektedir. Jenerikte kullanılan resimler, ünlü alman ressam gustav klimt'e aittir. Jenerik şarkısı latincedir ve ismi "lilium"dur. Şarkı sözleri latince ve türkçe olarak aşağıdaki gibidir.
Latince:
Os iusti meditabitur sapientiam,
Et lingua eius loquetur indicium.
Beatus vir qui suffert tentationem,
Quoniqm cum probates fuerit accipient coronam vitae.
Kyrie, ignis divine, eleison
O quam sancta, quam serena,
quam benigna, quam amoena
O castitatis lilium

Türkçe:
Adilin ağzı bilgeliğini göstermeli
Ve dili hakkaniyeti söylemeli
Kutsanmış olan cezbedici günahlara kanmayan insandır
Bir kerelik denemek için bile olsa
Yaşamın tacını alacaktır
Oh,Tanrım, Kutsal Ateş, Merhamet et
Oh, ne kadar huzurlu, ne kadar sevimli
Ne kadar yardımsever, ne kadar kutsal
Ey, saflığın zambağı (Lilium)

Jenerik buradan izlenebilir.

Anime severler tarafından en büyük eleştiri, aşırı duygusallığı konusunda yapılmıştır. Yer yer duygu sömürüsüne varan aşırı duygusallık, çıplaklık ve vahşet gibi temalarla birleştirilmiş; bu durum da animenin anlatımı derinleştirmek değil, dikkat çekmek adına bu yola başvurduğu düşüncesine yol açmıştır.

Karakterleri kısaca tanıyacak olursak;


Lucy; bir diclonius. Sırtından çıkan görünmez ve vektör adı verilen uzantılarıyla işliyor cinayetlerini.



Nyuu; Lucy'nin başından aldığı darbe sonucu ortaya çıkmış ikinci kişiliği.(alter-ego da denilebilir) Lucy'nin aksine tamamen zarasız ve oldukça sevimlidir.


Kouta; Lucy'nin çocukluk aşkı ve denize düştükten sonra kuzeni ile birlikte onu kurtaran ve evine alan kişi.


Yuka; kouta'nın kuzenidir. o da lucy gibi kouta'ya çocukluğundan beri aşıktır ancak bunu ona itiraf edemez.


Elfen lied'in 16 yaşından büyükler için bir anime olduğunu hatırlatmakta fayda var.

AA! Megami Sama / Oh! My Goddess -- Tanıtım


Oh! My Goddess; 1988 yılında yayınlanmaya başlanmış aynı isimli manganın (Japon çizgiromanının) TV'ye uyarlanmış animesinin ismi. Türkçe'ye çevirmeye çalışırsak; "Aman Tanrıçam!" gibi bir anlamı var denilebilir.
Yazının devamında, 2005 ve 2006 yıllarında yayınlanan tv serisinin tanıtımını bulabilirsiniz.

İlk anime serisi 5 bölümle, 1993-1994 yılları arasında yayınlanmıştı.
Bölüm isimleri aşağıdaki gibi;
01. Moonlight and Cherry Blossoms (Ayışığı ve Kiraz Ağacı Çiçekleri)
02. Midsummer Night's Dream (Bir Yaz Gecesi Rüyası - Aynı isimli Shakespeare oyununa gönderme yapılmış)
03. Burning Hearts on the Road (Yanan Kalpler Yolda)
04. Evergreen Holy Night (Unutulmaz Kutsal Gece)
05. For the Love of Goddess (İngilizcedeki "Tanrı Aşkına" kullanımını bir kelime oyunuyla "Tanrıça Aşkına" olarak kullanmışlar.)

Oh! My Goddess'ın 2000 yılında; AA! Megami-sama isminde bir filmi çekildi.

Asıl tanıtımını yapacağım ise, 2005 yılında AA! Megami-sama ismiyle 26 bölüm olarak ve 2006 yılında Aa Megami-sama: Sorezore no Tsubasa adıyla 22 bölüm olarak yayınlanan TV serisi.

(Bunların haricinde 2007 yılında AA! Megami-sama: Tatakau Tsubasa isminde 2 bölümlük TV özel gösterimi de yapılmış ve bu bölümlerde, mangada daha önce işlenmemiş konular da işlenmiştir.)

Gelelim anime serisinin hikayesine... Keiichi Morisato, iyi yürekli, çalışkan ama oldukça pısırık ve şansız bir üniversite öğrencisidir. Bu özellikleri yüzünden çevresindekiler tarafından sürekli ezilmekten ve şansızlığın peşini bir türlü bırakmamasından kaynaklanan oldukça kötü bir ruh halindeyken; telefonla yanlışlıkla "Tanrıça Yardım Hattı"na bağlanır. "Tanrıça Yardım Hattı" ihtiyacı olanlara yardım için dünyaya inen tanrıçalardan oluşan oldukça teknolojik bir yeni nesil "iyilik meleği" ajansıdır. Keiichi'nin yardımına Belldandy isminde bir tanrıça gelir. Belldandy, Keiichi'ye tek bir dilek hakkı sunar ve Keiichi ondan sonsuza kadar onla kalmasını ister. Dilek yerine getirilir ve Keiichi, her dediğini yapan, tek amacı onu mutlu etmek olan bir tanrıça ile yaşamaya başlar. Zamanla ilişkileri aşka dönüşecek, Belldandy'nin tanrıça kardeşleri Urd ve Skuld'un aralarına katılmasıyla işler oldukça içinden çıkılmaz ve komik bir hale gelecektir.

Karakterlerimiz şu şekilde;

Belldandy



Sınıf: 1.sınıf, Tanrıça, 2.kategori, sınırsız lisans


Urd



Sınıf: 2. Sınıf, Yönetim kategorisi, Sınırlı lisans


Skuld



Sınıf: 2. Sınıf, Birinci Kategori, Sınırlı Lisans


Keiichi Morisato



Nekomi Teknoloji üniversitesi öğrencisi. Aynı üniversitesinin motosiklet kulübünde.

2005 yılındaki ilk serinin bölüm isimlerini şurada bulabilirsiniz.

Alttaki ise ikinci serinin (2006) bölüm isimleri;

01. Ah! Wish, One More Time!
02. Ah! The Troubled Queen of Revenge!
03. Ah! I Offer You This Feeling on Christmas Eve!
04. Ah! I want to fill the world with happiness!
05. Ah! The Wavelength That Captivates Love!
06. Ah! Is that jealousy!?
07. Ah! I Will Fulfill Your Wish!
08. Ah! I Want to Be of Help to You!
09. Ah! The Goddesses Decide the Victory With a Date!
10. Ah! That One Word I Can`t Get Myself to Say!
11. Ah! Catch the dream with that hand
12. Ah! Goddess' tears and his dream
13. Ah! Wake up! That feeling
14. Ah! My lovely cupid
15. Ah! Myself: The Goddess and the Devil?
16. Ah! Not Fearing the Darkness, Shine Brightly!
17. Ah! The Advent of the Great Demon Leader!
18. Ah! Do Devils Have Dignity?
19. Ah! A Goddess` Love Can Save the Ninjas!
20. Ah! The Place Doesn`t Matter As Long As the Two of Us Are Together!
21. Ah! Is It All Right Even If I`m a Demon?
22. Ah! A Goddess`s Confession of Love!

Teknoloji ile içiçe geçmiş fantastik konusu ve oldukça komik senaryosuyla kendini izlettiren bir anime serisi Oh! My Goddess. Kısıtlı bir cinsel içeriği bulunmakta. (örneğin Fullmetal Alchemist serisinde hemen hemen hiç cinsel içerik bulunmaz.) Ancak, bu cinsel içerik, daha çok komediyi vurgulamak amacıyla kullanılıyor.

Anime severlerin kaçırmaması gereken, oldukça eğlenceli bu animeyi herkese tavsiye ediyorum.

An

22 Aralık 2009 Salı

bir an için herşey çok iyi gidiyor gibiydi. yalnızca bir anlığına...

en çok kızdığım ise, en çok katlanamadığım; her seferinde mutluluğun sanal gerçekliğine kanıyor olmam.

Dexter 4.Sezon Finali ve 5. Sezona Dair Beklentiler

20 Aralık 2009 Pazar


2009 yılı dizi sezonun en başarılı iki dizisi Dexter ve Fringe'ti benim açımdan. Dexter'da özellikle deneyimli oyuncu John Lithgow 'un varlığı ve daha önce pek karşılaşmadığımız Dexter'ın kendini kaybediş anları bu sezonu böylesi başarılı kılan unsurlar gibi görünüyor. Dexter, bu beğeniye yakışan muhteşem bir sezon finaliyle 4. sezonu bitirdi.


Dexter, diğer dizilerden oldukça farklı senaryosu ve tam olarak bir anti-kahraman olan Dexter karakteriyle zaten günümüz dizi piyasasında oldukça farklı bir noktada bulunuyor. 4 sezonda her ne kadar kendi içinde inişler ve çıkışlar yaşamış olsa da kalitesini belli bir seviyede tutmayı başardı. 4 sezondur zaten oldukça heyecanlı finaller izlemiştik, ancak sanırım 4. sezon finali gerçekten büyük bir "sürpriz" olan son sahnesiyle en başarılı sezon finalleri arasına girdi. Gerçekten büyük bir sürpriz diyorum zira, senaristler burada ve burada yaptıkları açıklamalarda sezon finaline yakın zamanda karar verdiklerini söylüyorlar. Bu geç karar, dedikoduların dünyaya yayılmasına engel oldu ve biz de böylece şok edici bir sezon finali izleyebildik.

*Dikkat, bundan sonrası 4. sezon finalini izlemeyenler için spoiler içerebilir*

Peki neydi bu sezon finali? Dexter, en sonunda içindeki karanlık kişilikle aile hayatını birlikte yürütemeyeceğine ve artık ailesiyle birlikte olmak istediğine karar verdi. Ancak, tam da herşey bitti artık sonsuza kadar mutlu yaşayabilirler diye beklerken, Harrison'ın ağlayan kanlar içindeki hali ve Rita'nın açık kalmış gözleri bizi gerçekliğe döndürdü. Evet, ne ara becerdi bilmiyoruz, ancak Dexter trinity'i öldüremeden, trinity Rita'yı öldürdü.

Rita (Julie Benz), forumlardan takip ettiğim kadarıyla dexter'a olan "olumsuz" etkisiyle fanatikler tarafından çok da sevilmeyen bir karakter. Ancak bu ölümü rita'dan nefret edenler bile ona yakıştıramamış olacaklar ki herkeste bir hüzün hali bulunuyor.

Peki 5. sezonda neler olabilir?

* Debra, kardeşi dexter'ın asıl kişiliğini keşfetti sonunda. açıkçası bu ve Quinn ile yakınlaşmaları dexter'ın suyunun ısındığı manasına geliyor. debra ve quinn, dexter'ı araştırmaya başlayıp onunla ilgili gerçekleri keşfedebilirler.

* 5. sezon, dizinin final sezonu olacak gibi görünüyor. bu finalin dexter açısından "mutlu" bir final olacağına inanmıyorum. ya idam, ya intihar ya da cinayet bekliyor dexter'ı.

* Dexter 5. sezonda 3 çocukla yalnız kalmış dul bir adam ve seri katil kişiliğiyle çıkacak karşımıza. rita'nın ölümüne karşı hissettiği üzüntü ve suçluluk duygusu onu kendini kontrol edemeyen ve önüne geleni doğrayan bir katile dönüştürebilir. ya da bu üzüntülü hal daha fazla hata yapmasına ve yakalanmasına sebep olabilir.

* Eğer dexter'ı daha uzun sezonlar devam ettirmeyi düşünüyorlarsa karşımıza 2 seçenek çıkıyor,
1- Harrison'ı "kandan doğarken" gördük, bu onun da seri katil olacağı manasına geliyorsa eğer, harrison'ın yetişkinliğini izleyebiliriz.
2- Yeni bir hatun karakter ve yeni bir katil girer dexter'ın hayatına ve olaylar gelişir.

* Her ne kadar senaristler Rita'yı Trinity'nin öldürdüğünü kesin bir şekilde açıklamış olsalar da bunu nasıl yaptığını hala bilmiyoruz. 5. sezonda bunu izleme olasılığımız söz konusu.

Senaristler neyi nasıl yapacaklarına karar vermemiş olduklarını söyleseler de bir yıl sonra bizi yine müthiş bir sezonun beklediğinden neredeyse eminim.

Not: Bu yazı ilk olarak 22dakika.org'da yayınlanmıştır.

Sevdiğim Siteler - bizibozmaz

14 Aralık 2009 Pazartesi


www.bizibozmaz.com

Nedir?

Bizibozmaz herşey hakkında herşeyi yazan bir site. Sınırlandırmak gerekirse bir "popüler alt kültür" sitesi denilebilir. Kendileri için şöyle demişler sitelerinde;

Bizibozmaz; bir popüler ve şehir kültürü blog’udur.

Bizibozmaz; gerçek ve dijital evrende görüp beğendiklerimizi işleyip sizlerle paylaşır…

Bizibozmaz; sanattan tasarıma, teknolojiden dijitale, müzikten afişe, grafikten popüler bilime, popüler tarihten spora, oyundan etkinliğe kadar yaratıcılık ihtiva eden ne varsa gözünüzün içine sokar…

Bizibozmaz; blogger’ları, grafikerleri, yazarları, çizerleri, düşünürleri, mucitleri, hayalperestleri, videoart’çıları, bilim insanlarını, gezginleri, tasarımcıları, tamircileri, müzisyenleri, yani, bi’ şeyler üreten, bi’ şeylerin iyi yönde değişmesine saran kim varsa sizlerle tanıştırır…


Bizibozmaz ekibi, Mansur “riffmaister” Forutan, Selin “beatmaister” Özavcı ve Doruk “webmaister” Tokçabalaban oluşuyor.

Artıları: "Bi'haber", "Çevre", "ıvır-zıvır", "Pop-Kült", "Teknoloji", "Trend-Tasarım" başlıkları altında dünyanın pek çok farklı yerinden farklı tarzlarda içerikleri barındırıyor bünyesinde. Böyle bir toplamayı başka bir sitede bir arada bulmanız çok zor. Amaaa en büyük artısı "Darth Vader" etiketli yazılar!


Eksileri: Site tasarımı minimalist olmasına rağmen çok "kullanıcı dostu" değil. Biraz karmaşa hakim ortama. Gibi.


Kimler İçin: Teknoloji takipçileri, çevre duyarlıları, tasarım severler, star wars fanları bu ve bunun gibi "ıvır-zıvır"lara meraklı herkes için.

facebookta şurada bulunabilir.
twitterda da şurada...

Spotted! - Callum Keith Rennie

12 Aralık 2009 Cumartesi



Callum Keith Rennie'yi en son Flashforward'ın 1.sezon 7.bölümü The Gift'te "Jeff Slingerland - Dr. Maurice Raynaud" rolünde izledik. Ama sanırım kendisini en çok Battlestar Galactica'daki "Leoben Conov" rolüyle tanıyoruz. Battlestar Galactica ve Flashforward arasında ise, Californication'da Hank'in kankası ve daha sonrasında biyografisini yazacağı kişi "Lew Ashby" olarak çıktı karşımıza. 2009'un yeni dizisi Harper's Island'da ise "John Wakefield" rolünde oynuyor. Bunlar yetmedi, ünlü oyuncu 2010 yılında, 24'ün 8.saatinde "Vladimir Laitanan" rolüyle karşımıza çıkmaya hazırlanıyor.

"Perfect" Objects - Metis Ajanda

11 Aralık 2009 Cuma

Metis yayınları 2005 yılından beri ajanda çıkarıyor. Ben de bu harika ajandaları 2007'den beri takip ediyorum. 2010 yılı ajandamızın ismi "İllalah!".. 5 yıl muhalif tavırlarını koruyorak "toplumun kanayan bir yarasına" parmak basan metis yayınları bu yıl ki ajandasında "Din" temasını (daha çok dinsizlik demeliyiz) kullanmış. Yıllara göre ajandalar ve temaları aşağıdaki şekilde;






Ajanda 2005
Metis Edebiyat








Ajanda 2006
Doğa için Sorumluluk









Ajanda 2007
Cadılar









Ajanda 2008
Yaratıcı Direniş









Ajanda 2009
Hayvanlar ve İnsanlar










Ajanda 2010
İllallah!


Eğer ajanda kullanıyorsanız, İllalah!'ı mutlaka almanızı tavsiye ederim. Bu arada, Cadılar ve Yaratıcı Direniş özellikle başarılıydı ;)

Gossip Girl'de 3.Sezon

7 Aralık 2009 Pazartesi


Gosip Girl'de 3.sezonun 11 bölümünü geride bıraktık malum. 3. sezon benim açımdan biraz sönük başlamıştı ancak 10. ve 11. bölümlerde gerek Lady Gaga'nın konuk oluşu, gerek oldukça tantana çıkarak Dan, Vanessa ve Olivia'nın threesome sahneleri gerekse Dr. Van Der Woodsen'dan şu gizemli mektubun gelişiyle bildiğimiz temposuna geri döndü Gossip Girl.
Bu sezon daha çok Serena, Blair ve Dan'i merkeze almış şekilde ilerliyor dizi. Özellikle Jenny, Chuck ve Nate sönük kalmış durumdalar. Nate ne yaptığı çok bilinmeyen bir şekilde ortalarda dolaşıyor, tanıdığımız Chuck Bass'ten neredeyse eser kalmadı resmen iyilik meleği bir aile babası olarak çıkıyor karşımıza, Jenny asi kız modundan çıktı, dikiş makinasını da çöpe attı Constance'ın yeni "Queen"i olarak hinlikler peşinde koşturuyor. Açıkçası en sevdiğim Gossip Girl karakteri Chuck Bass'ın bu "içler acısı" hali beni üzüyor. 12. bölümün ismi "The Debarted" olacak ve Chuck babsının ölüm yıldönümünün, dolayısıyla Chuckın ekseninde dolanan bir bölüm olacak. Dizi yazarları yine geleneği bozmuyorlar ve ünlü bir hollywood filminden esinlenerek koyuyorlar bölüm ismini, bu sefer etkilenilen film "The Departed". CW kanalının sitesinde yayınlanan proma'dan da görüleceği üzere Serena'nın yasak aşkı Tripp'in eşi Maureen kocasını geri alabilmek için her yolu deneyecek, Chuck geçmişten gelen hayaletlerle uğraşacak ve Upper East bir araba kazası haberiyle sarsılacak.
Peki 3. sezonda genel olarak neler oldu?
Serena önce Carter şimdi de Nate'in kuzeni ve evli olan Tripp ile manasız ilişkiler peşinde koşuyor. Brown'a kendini araması gerektiği için gitmedi ama sanırım kendini yanlış "kucaklarda" arıyor. Serena'nın baba arayışı da devam ediyor bir yandan.
Blair bildiğimiz Blair. Pek bir değişiklik olmadı. Sadece üniversite hayatı pek beklediği gibi gitmiyor, kraliçelik kurumu pek sökmüyor üniversite gençliğine. Chuck'ı oldukça evcilleştirdi kendisi ve Serena ile bir küsüp bir barıştıkları "en iyi arkadaşlık"ları devam ediyor.
Chuck sakinleşti, duruldu, olgunlaştı. Ev babası, iş adamı, üvey kardeş koruyucusu, yakın arkadaş destekleyicisi ve iyilik meleği olarak çıkıyor karşımıza ve bu yaptıklarını hiç yakıştıramıyoruz kendisine.
Dan pek istemese de parlak bir karakterle birlikte oldu yine ama bu ilişkiden yanına kalan en büyük kazanç yıllardır Vanessa'yı sevdiğini fark etmesi oldu.
Natede eski aşkına dönenlerden. Dizi başından beri benim en beğendiğim çiftlerden biri olan Serena ve Nate sonunda kavuşurlar umarım.
Jenny constance'ın yeni "kraliçesi" olduğundan beri küçük hesaplar peşinde koşmaya devam ediyor. Ama "dark side"a geçerken hem kendini hem de en yakın arkadaşı Eric'i kaybetti.
Ericte Jenny'i karanlık taraftan korumaya çalışırken hem kişiliğinden hem de sevgilisinden oldu. Erice ve Jenny'nin kanlı hesaplaşmalarını merakla bekliyoruz.
Vanessa bu sezon daha çok aile problemleriyle çıkıyor karşımıza, tabi bir de kırık bir aşk hikayesi yaşadı evlatlık verilmiş Humprey'lerin birinci çocuğuyla.

Şimdilik bu sezonun en büyük gizemi Serena'nın annesi Lily'nin annesinin yanında sanıldığı süre boyunca ne halt ettiği ve gizemli mektubun içinde neler yazdığı... Manhatton'da hiç bir sır uzun süre saklı kalmaz diyerek yazıma son verirken yeni bölümlerle görüşmek üzere diyorum.

XoXo

Not; Bu yazı öncelikle 22dakika'da yayınlanmıştır..

Sevdiğim Siteler - 22dakika

4 Aralık 2009 Cuma



www.22dakika.org

Nedir?

22dakika dizilerle ilgili bir görüş paylaşım sitesi. Kendi deyişleriyle "Hayatın anlamını dizilerde arayanların sitesi". 22dakika, pillinetwork ailesinin bir üyesi. Pillinetwork hesabı olan herkes 22dakikaya yazı gönderebiliyor. Gönderilen yazılara yorum yazılabiliyor. (Hatta yeni fark ettiğim üzere para bile kazanılıyormuş :) )

Artıları: Herkese açık olması. Gündenmdeki hemen hemen tüm dizilerle ilgili yorumlara ve spoilerlara yer vermesi. Çok başarılı toplamaların yer alması örneğin bknz: sezon ortası takvimi

Eksileri: Çok sık update olmaması. Gündemdeki dizileri takip etmesinin dışında çok geniş bir yelpazeye yayılmaması. Biraz amatörce olması. (sanırım bu artılar kısmına da yazılabilirdi)

Kimler İçin: Gündemdeki dizileri takip eden herkes için.

Sevdiğim Siteler - Orgalink

3 Aralık 2009 Perşembe



www.orgalink.net

Nedir?

Orgalink en basitinden bir içerik paylaşım sitesi. "Orgalink.net, beğenilerinizi paylaşarak yeni içerikler keşfedebileceğiniz, diğer üyelerden öneriler alabileceğiniz
yeni jenerasyon sosyal paylaşım aracıdır. " demişler kendileri için sitelerinde.
Sinema, müzik, kitap, müzik, video oyunu ve dizi alanında sevdiklerinizle ilgili içerik(yorum, video, resim..) ekleyebilir; filmleri,albümleri, oyunları.. favorilerinize ekleyebilir, çeşitli içeriklerle ilgili olduğunu düşündüğünüz diğer içeriklerin linklerini birbirlerine ekleyebilir, kişiye özel öneri yapabilir, içerikleri notlarınıza ekleyebilirsiniz.

Artıları: En büyük artılarından birisi kesinlikle video oyunu alnında da içeriğe sahip olması. Benim bildiklerim arasında ilk. Diğer bir artıda "notlarıma ekle" artısı. Benim gibi listeleme yapmaktan hoşlanan insanlar için süper bir özellik. Diğelim ki bir film içeriği ile karlılaktınız, izlemek istiyorsunuz ama izlemediniz, bunu "film" notlarına ekleyebilirsiniz. Böylece karşınıza oldukça deteylı bir "izleyeceklerim" arşivi çıkacak.

Eksileri: Bazı teknik aksaklıklar ve eksiklikler söz konusu. Örneğin, bir içeriğie verdiğiniz puanı geri alamıyorsunuz. Ya da, bir kişi size birden fazla içerik önerisinde bulunduysa, önerilen içeriğe gidip onu notlarınıza eklediğinizde otomatik olarak önerilenler sayfanıza dönemiyorsunuz. Geri tuşuyla döndüğünüzde de notlarınıza eklediğiniz içerik yine çıkıyor karşınıza. Dediğim gibi bunlar teknik eksiklikler. Zamanla düzeltileceklerdir. Ayrıca, içerik kategorileri de sınırlı, arttrılabilir; sanatın diğer alanlarına örneğin tiyatro, opera yada resim uzanabilirler bence zamanla.

Kimler İçin: Listeleme meraklıları, müzik, sinema, dizi gibi alanlarda yeni keşifler yapmak isteyenler, oturduğu yerden sevdikleri hakkında ahkam kesmeye meraklı olanlar...

Spotted! - Marguerite MacIntyre

23 Kasım 2009 Pazartesi



Kyle XY dizisinde Kyle'ın koruyucu annesi "Nicole Trager" rolünde oynayan Marguerite MacIntyre The Vampire Diaries adlı dizide Asıl kızımız Elena'nın arkadaşı Caroline'in annesi "Sheriff Elizabeth Forbes" rolünde oynamaya başladı. Anlayamadığım, kadının saç şeklinin 1 milim bile değişmemiş olması. Tamam psikolog-anne rolündeyken iyiydi de, şerif kıyafetleriyle pek iyi olmamış gibi sanki.

Bu arada, Vampir Günlükleri 6-7 bölümden sonra açılmaya başladı gibi geliyor bana, ne dersiniz?

Spotted! - John Lithgow

3 Kasım 2009 Salı


Dexterr 4. sezonda karşımıza çıkan üçlemeci seri katil (trinity killer) Arthur Mitchell rolünde oynaya John Lithgow, daha önce ülkemizde de gösterilen "3rd Rock from the Sun" isimli dizinin Dr. Dick Solomon isimli karakteri!

Happy Halloween

31 Ekim 2009 Cumartesi



Tüm cadıların cadılar bayramı kutlu olsun!

Tüm bayramlar içinde sanırım en sevdiğim "Halloween" denen vve hiçbir dinle bağlantısı olmayan cadılar bayrımı... Neden Türkiye'de kutlanmaz hiç anlamam. Türk insanı sevmiyor sanırım "şaklabanlığı"...

Aşağıda Vikipedia'dan alıntı cadılar bayramı ile ilgili toerik bilgiyi bulabilirainiz.

31 Ekim'de kutlanan, çoğunlukla çocukların kostüm giyerek kapı kapı dolaşıp şeker, meyve ve diğer hediyeler aldığı bayramdır. Bu klasik anlayışın yanı sıra; birçok değişik Cadılar Bayramı aktiviteleri de vardır. Kostüm partileri, korku filmleri izlemek, "perili" evlere gitmek ve diğer sonbahar aktiviteleri gibi.
Bir Pagan festivali olarak İngiltere'de İrlandalılar, İskoçlar ve Galliler tarafından kutlanılmaya başlanmış; 19'uncu yüzyılda bu gelenek Kuzey Amerika'ya göçenler tarafından da devam etmiştir.
Batı Dünyası; 20'inci yüzyılda Cadılar Bayramı'nı bir Amerikan popüler kültürü olarak tanımıştır.
Cadılar Bayramı genelde birçok Batı Dünyası ülkesinde kutlanır. Ancak popüler listesi Avustralya, Yeni Zelanda ve Türkiye gibi ülkeleri de etkilemiştir.
Cadılar Bayramı'nın sembolü gülen bir balkabağıdır; bunun için de bir balkabağının içi boşaltılarak gülen bir surat şeklinde kesildikten sonra içinde bir mum yakılarak şeytani bir surat gösterilmeye çalışılır.
Yemek olarak resmi şekeri, elma şekeridir. Bundan farklı olarak tüm şekerlemeler de kullanılır.
Muhafazakar (Katolik) Hıristiyanlar genelde Cadılar Bayramı'nı desteklemezler ve yanlış bulurlar.
Cadılar Bayramının kökeni aslen Samhain olarak bilinen kadim Kelt Festivalidir. Samhain Festivali hasat mevsiminin bitişini kutlamak için gerçekleştirilir. Geleneksel olarak,festival kadim Paganlar tarafından kış için malzemelerin ve malların hazırlanması için kullanılırdı. Eski Gaeller şimdi Cadılar Bayramı olarak bilinen 31 Ekim'in yaşayanlar ve ölüler dünyası arasında bir bağ yarattığına inanırlardı. Ölüler kötü niyetli ve tehlikeli kabul edilir, yaşanılan sorunlardan hastalıklardan ve kötü hasattan onlar sorumlu tutulurdu. Festivalde ateşler yakılır, genellikle kış için öldürülen hayvanların kemikleri bu ateşlerde yakılırdı. Raufun ruhları taklit edebilmek için maskeler ve kostümler giyilirdi.

Spotted! - Hal Ozsan

21 Ekim 2009 Çarşamba


Californication 2.Sezondaki porno film yönetmeni Ronny Praeger rolinde oynayan Hal Ozsan, Kyle XY dizisinin kötü adamı Michael Cassidy!
Ayrıca kendisi kıbrıs doğumlu bir Türk ve gerçek ismi Halil.

Spotted! - Pamela Adlon

20 Ekim 2009 Salı


Californication da Charlie Runkle'ın kokainman karısı Marcy Runkle rolünde oynayan Pamela Adlon ; Lucky Louie dizisinin küfürbaz hemşiresi Kim!

Flashforward


Yeni bir dizidir. ABC'nindir. 4 bölüm yayınlanmıştır. Lost'tan Penelope (Sonya Walger) ve Charlie'si (Dominic Monaghan) ile Coupling'in Steve'ini (Jack Davenport) kadrosunda bulundurmaktadır.

Biraz Lost, biraz 4400 biraz da Fringe tadındadır. Bu yılın bombasıdır.

5.sezon girişinde Björk'ten "It's oh so quiet" çalarak çoktan gönlümüzde yer etmiştir.

Spotted! - Jared Harris

8 Ekim 2009 Perşembe


MadMen de ingiliz finansör Lane Pryce rolünde oynayan Jared Harris Fringe teki alman biyo-terörist David Robert Jones!

Entourage - Mahallemizin Çocukları

14 Eylül 2009 Pazartesi



Entourage'ın sözlük anlamı "arkadaş çevresi", "beraberindekiler", "maiyetindekiler" miş. Nedendir bilinmez benim aklımda eğlence sektörü gibi kalmış. İki şekildede bu muhteşem dizi için yerinde tercihler isim olarak.

Bazen kendime kızıyorum, özellikle çok iyi bir yapımla geç tanıştığım zaman; "bu kadar zamandır neden haberin yoktu bundaaaaaaan?" diye bağırınıyorum falan. Zira dizi izlemekten başka bir halt yediğim yok. E bu işi de doğru dürüst yapayınca insan kızıyor tabi bir yerde.

Aslında kendime çokta fazla yüklenmemem gerek. Takip ettiğim çok fazla şey var bir de bunun yanında (hobi olarakta olsa) bir işim var, her gün 9-5 çalışıyorum :)
Kendime çok yüklenmemeliyim, Entourage'dan bundan birkaç ay önce haberim olmuştu; Kyle XY sayesinde desem şaşırırsınız herhalde. Çok sevgili, biricik insan Matt Dallas vakti zamanında Entourage'da konuk oyuncu olarak bulunmuş, benim de bundan Matt Dallas'ı araştırırken haberim olmuştu. Aklımdaydı Entourage'ı izlemek ve sonunda, izliyorum...

Pek çok sevdiğim, beğendiğim, takdir ettiğim dizi var ama bu diziler içinde duygusal bağ kurabildiğim çok dizi sayamam. That 70s Show bunlardan biri kesinlikle. (Kyle XY da sayılabilir ama ona olan duygusal bağlılık daha çok romantik açıdan :) ) That 70s Show bittiğinde, en yakın arkadaşlarımı bir daha göremeyecekmişim gibi hissetmeye başlamıştım. Şimdi benzer duyguları Entourage içinde yaşamaya başladım. Zira Entourage daki çocuklar "Bizim Mahallenin Çocukları".. İnsan diziiyi izleren sanki onlarla aynı masada oturup sohbet ediyormuş gibi hissediyor. Aslına bakarsanız bir Hollywood süperstarı, yakın arkadaşları ve onların hayatı ile özdeşleşebilmek o kadar kolay değil gibi duruyor ama dizi sizi kesinlikle yabancılaştırmıyor kendinden.

Entourage 2004 yılında yayınlanmaya başlayan, şu an 6.sezonu gösterilen bir HBO dizisi. (IMDB puanının 9.2 olduğunu belirtmekte fayda var) Dizinin yaratıcısı Doug Ellin. Dizinin asıl adamı Vincent Chase rolünde Adrian Grenier var; kendisini "Devil Wears Prada" ve Woody Allen'ın "Anything Else" isimli filminden de hatırlayabiliriz. Vince 'in yakın arkadaşı ve menejeri Eric Murphy rolünde Kevin Connolly, Vince'in kardeşi ve aktörlük konusunda sürekli kardeşinin gölgesinde kalan Johnny "Drama" Chase rolünde Kevin Dillon (Kendisinin Matt Dillon'ın kardeşi olması da oldukça ironik) ve ekibi tamalayan Turtle rolünde Jerry Ferrara bulunuyor. Ama aslında asıl asıl adamımız, Vince ın ajansının sahibi Ari Gold rolünde, Jeremy Piven! Jeremy Piven o kadar başarılı ki açıkçası özür dilemek gerekir, ben onun bu kadar başarılı bir oyuncu olduğunu bilmiyordum. Jeremy Piven diğer Entourage oyuncularının aksine gördüğünüzde hem sinema hem TV camiasından hatırlayabileceğiniz bir oyuncu.

Kısaca konudan bahsedecek olursak, Vince Hollywood'a geliyor, ünlü oluyor ve arkadaşlarıyla birlikte takılıyor, en basitinden. Vince karakterinin başından geçenler daha çok dizinin yapımcısı ünlü oyunca Mark Wahlberg'ın hayatından esinlenerek yazılmış. Vince iyi bir oyuncu, inanılmaz paralar kazanıyor, tüm kadınlar peşinde ama bu starlık onun başını döndürmüyor, kendisi geldiği yeri, New York'un arka sokaklarını ve dostlarını unutmuyor. Vince için alçakgönüllü demek doğru mu olur bilmiyorum ama kendini beğenmişte değil, sonradan görme hiç değil. Sade bir adam Vince, çok parası var ve bunu harcıyor ama bunu insanların gözüne soka soka yapmıyor sanki. Ve paylaşıyor herşeyi, arkadaşlarının mutlulukları önemli onun için. Aslında kendini en iyi anlatan cümleyi o kuruyor yine, "İçime sinmeyen bir filmi çekmem, ben sıfırdan geldim yine oraya dönmekten çekinmem..."

Vince in en yakın arkadaşı E, önceleri amatör olarak daha sonradan ise profesyonel olarak Vince in menajerliğini yapıyor. Aralarında en aklı başında olan Eric denilebilir sanıyorum. Zira Turtle bildiğin yancı, işi gücü yok, zengin arkadaşının yanında süper lüks bir hayat yaşıyor. Öylesi parazit ki, Vince in şöhretini hatun kaldrmak için kullanıyor özellkle. Drama ise yıllar önce kazandığı başarıların hala ekmeğini yemeğe çalışan bir eski TV dizisi yıldızı. Kendisinin gizli gay olduğundan şüphelenmekteyim. Ve gelelim Ari'ye; kendisi ağzı çok iyi laf yapan bir -nevi şahsına münhasır- ajans sahibi. Ari Gold dizi tarihinin kesinlikle en komik karakterlerinden biri. Ve öylesine başarılı oynanıyor ki bu karakter, pek çok Emmy ve Golden Globe ödülünün de sahibi olmuş. (Ödüllere ve daha birçok şeye buradan bakılabilir) How i Met Your Mother için Barney Stinson ne ise Entourage için de Ari Gold o.

Herşey bi tarafa bu dizi benim en sevdiğim şeyi yapıyor, zilyon tane gönderme! Hiç çekinmeden herkese verip veriştiriyorlar (örneğin, Tarantino sadece en iyilerden çalar!) ve her bölümde birbirinden ünlü konuk oyuncular katılıyor diziye. James Cameron'ın bile 3 bölüm oynamışlığı vardır yani o derece. Ayrıca müzikleri de çok güzel, bol bol The Doors duyuyoruz.

Ben şu anda 3.sezondayım daha, önümde iki buçuk sezon daha var. Aslında tüm sezonları izlemeden bu kadar övmek doğru değil gibi ama ne yapayım ben çok alıştım bu adamlara...

Listenize mutlaka ekleyin, daha fazla geç kalmayın. Herkese iyi seyirler!

Not: Jenerikte çalan şarkı Jane's Addiction grubunun Superhero şarkısı-imiş.

İki Yeni Dizi

10 Eylül 2009 Perşembe

1- Entourage
İyi.

2-Moonlight
Kötü.

(Efendim bu aralar kafamı toparlamakta güçlük çektiğimden yazı yazamaz haldeyim. Ekim ayı ile birlikte bomba gibi dönmeyi planlamaktayım. Saygılar takipçilerime ;) )

Robert Pattinson Vakası

20 Ağustos 2009 Perşembe

Evet efendim bunu da yaptılar sonunda. Dünyada o kadar yakışıklı adam varken tuttular Robert Pattinson denilen gudubet herifi dünyanın en yakışıklı 50 erkeği listesinde 3.sıraya koydular! Ve hatta bu sıralamada kendisi David Beckham'den hemen sonra ve Hugh Jackman'dan hemen önce gelmekte. Sıralamaya buradan ulaşabilirsiniz.

Hary Potter severim. Kitaplarını okudum, hatta yayınlandıkları dönemde yayınlanma tarihlerini sabırsızlıkla bekleyen güruh içerisindeydim. Seride en sevdiğim karakterlerden biri Cedric Diggory idi. Öyle ki öldüğünde ağlamıştım falan. (Okuyanlar bilecektir, 4.kitabın sonunda Cedric Diggory Voldemort tarafından öldürülür.) Ayrıntılı bilgi vermek gerekirse kendisi hufflepuff quidditch takımı arayıcısı ve üç büyücü turnuvası katılımcısıdır. Velhasılı biz bu Cedric'i sevmiştik. Gel zaman git zaman, 4.kitabın (Goblet of Fire) filmi de çekildi. (Güzelim kitap heba oldu ama neyse, o başka bir yazının konusu) Sevgili Cedric Diggoryciğimi o zamanlar afacan bir çocuk olan Robert Pattison canlandırmıştı pembiş yanakları ve yanar dönerli gözleriyle. Benim hayallerimde ki karakterle çok örtüşmüyordu ama -eh işte, harry'nin yüzü suyu hürmetine sesimizi çıkarmadık.

Aradan vakit geçti. Küçükler büyüdü biz yaşlandık falan. Dünyada bir "Twilight" fırtınası kopmaya başladı. Twilight'ta bir seri kitap uyarlaması. Hem de genç ve aşık vampirlerle ilgili. Vampir esas adam rolünü Robert Pattinson'a verdiler. Ne olduysa o zaman oldu. Genç kız bünyeleri ölüp bitmeye başladılar Robert kardeşimize. İsmi magazin basınından düşmez oldu. Çok ama çok vasat bu "Gençlik-Vampir filmi" tüm dünyada en çok izlenenler arasına girdi. Kitaplar çok satmaya başladı. vs. vs. vs. (Aslında bu tür olaylardan genel olarak Titanic ve Leonarda Di Caprio vak'ası olarakta bahsedebiliriz :) ) İşin tek anlayamadığım kısmı şu, iyi de bu adam yakışıklı değiiiiil! Değil yahu. Hiçbirşeye benzemiyor. Oluru yok yani. Üstüne para verseler olmaz. Olamaz. Tamam eyvallah vampiri oynadı, genç ve aşık vampiri oynadı kızları deli etti falan da, bu dünya ne vampirler gördü be arkadaş! Hatta hali hazırda vampir Bill var, vampir Eric var True Blood'da. Daha neler neler var.
ama Robert Pattinson yok!



Şu herifin nesi yakışıklı şimdi biri bana anlatabilir mi?

Yeni Eklenenler

18 Ağustos 2009 Salı

Artık "Okuduklarım" ve "İzlediklerim" listesi de var bloğumda. Sizle paylaşmak kadar kendi listemi tutabilmek (kendimi takip edebilmek) adına da.

Hayırlı olsun...

who loves the sun?

16 Temmuz 2009 Perşembe

"içimden gelmiyor"sun bugün.

Bir Kürenin Üzerinde Başlayan Yolculuk Ancak Başlangıç Noktasına Biraz Daha Yaklaşmaya Yarar Yada İçinde Bulunduğumuz Çemberden Kurtulamamak

3 Temmuz 2009 Cuma

Ya da Hayatın Garip Yolları

Günlük alışkanlık olarak ekşisözlüğe girilir. Günün başlıklarına bakılır. "sinema tarihinin en hüzünlü sahnesi " seçilir. Okunmaya başlanır. Vanilla Sky filminden bir diyalogu seçmiştir birisi sineman tarihinin en hüzünlü sahnesi olarak. Penelope Cruz'un Tom Cruise'a "another life when we are both cats" dediği sahneyi. Bu söz bi arkadaşınızın sevgilisine yaptığı süprizi hatırlatır. "İkimizde kedi olduğumuz gün sana bir süprizim olacak" demiştir. (Bu başka bir hikaye) Onlara bir güzellik yapmak için bu sözü araştırırsınız. Bir de bakarsınız ki tanıdık bir grubun tanıdık bir şarkısıdır bu. Maybeshewill'in Japanese Spy Transcript albümünden "in another life when we are cats" şarkısı. Youtube'dan video araştırılır. Bulunan video'da şarkıyı dinlerken hiç bir zaman anlaşılamayan aşağıdaki diyaloga ulaşılır,

- lauren, wait. hey, wait. lauren.
- oh my god.
- can't we talk?
- no!
- lauren, don’t walk- hey! i really did try to kill myself! just before i faked it.
- wow. shawn it’s over.
- no it’s not!
- ya it is. i’m in love with somebody else.
- who?
- my old boyfriend victor, and that’s none of your fuckin’ business, actually!
- what? fuckin’ victor?
- ya.
- what... the fuck are you write me letters?
- wow. deal with it shawn. it’s over. rock n’ roll.
- lauren, i wanna know you.
- what does that mean? know me. know me. nobody knows anyone else, ever!

Ve bu diyaloğun da nereden çıktığı bulunur sonuçta. Rules of Attraction isimli filmin bir sahnesinden gelmektedir. Filmi de izlemişsindir. Arkadaşının ısrarıyla bikaç sene önce onun evinde. Hatta en sevdiğin kadınlardan Jessica Biel bütün futbol takımıyla yatıp AIDS olmuştur bu filmde. Ve hatta bir kadına tecavüz edilirken üstüne kusulduğunu izlemişsindir bu filmde. Öyle de etkilemiştir hani seni...

Bir söz bir insanın hayatına bu kadar mı fazla noktadan ilişkili olur...

Maybeshewill'in Japanese Spy Transcript albümüne buradan ulaşılabilir.
Rules of Attraction isimi film ile ilgiliye buradan ulaşılabilir.
Vanilla Sky'a ise buradan...

About Vanilla Skye, coming soon ;)

True Blood Season 2 Episode 1 "Nothing But The Blood"

17 Haziran 2009 Çarşamba

Daha önce de bahsetmiş olduğum gibi, True Blood'un ikinci sezonunun ilk bölümü 14 haziran tarihi itibarı ile yayınlandı. Altyazının 1 gün gibi kısa sürede divxplanet'a düşmesiyle birlikte ben de dün gece izleme fırsatı buldum. Çok etkileyici bir ilk bölüm olduğunu söyleyemeyeceğim maalesef yada harika promo sebebiyle beklentimi çokta yüksek tutmuş olabilirim :) Gelelim bu bölümde olanlara,

Öncelikle Dedektif Andy'nin arabasında kalbi yerinden sökülmüş şekilde bulunan cesedin, Tara ve annesini "Şeytan Çıkartma" seanslarıyla dolandıran Miss Jeanette'e ait olduğunu öğrendik. Korktuğumuz gibi olmadı yani, ceset LaFayette'in değilmiş. Tara önce polise Miss Jeanette'i tanımadığını söylese de (ki daha çok annesinin kadının bir dolandırıcı olduğunu öğrenmesini engellemek amacıyla) daha sonra gidip kadın hakkında bildiklerini polise anlattı. Sorgunun ardından Tara'nın annesi ile Tara'yı almaya gelen MaryAnn'in tanışma sahnesi çok iyiydi. Maryann LettiMae'ye resmen verdi veriştirdi, hepimizin söylemek istediği şeyleri bir anda yüzüne vurdu.
MaryAnn ve Sam'in geçmişlerine ait bir kaç şey gördük. Sam'in 17 yaşında sokaklarda dolaştığını, hırsızlık için MaryAnn'in evine girdiğini ama nasıl olduysa kendini birdenbire yatakta bulduğunu gördük. MaryAnn denen hatuna sevişme sırasında bir haller geldi ama bu kadın nedir ne değildir hala bir bilgimiz yok. Sam MaryAnn ile karşılaştığında ondan çaldıklarını geri vermeye çalıştı ancak MaryAnn Sam'den istediğinin bu olmadığını açık açık söyledi. Sevmiyorum ben bu kadını çok rahatsız edici ve samimi değil.

Sookie ve Bill tarafında ise, Sookie ve Bill'in birnevi kızı olan Jessica tarafında tatsız bir tanışma yaşandı. Sookie ondan birşeyler sakladığını öğrendiği Bill'e çok kızdı. Ertesi gün amcasının öldüğünü duyunca ise bunda Bill'in parmağının olduğunu öğrendi ve daha çok kızdı. Ayrılma noktasına geldiler. Ancak Bill'in romantik konuşmaları ve korumacı tavrı ile ve Sookie'yi sevdiğini söylemesiyle tabi ki bu mevzuda yatakta sonuçlandı. hem de harika ve kanlı bir sevişme ile.

Lafayette'i ise bir zindanda diğer bazı utsaklarla birlikte gördük. Neden orada olduğunu bilmeden bekliyordu. Bölümün sonuna doğru ise oradaki tutsakların öldürülen 3 vampir ile ilgili yapılan soruşturma için Vampir Eric tarafından tutulduklarını öğrendik. Bir de Eric sanırım saçına meç yapıyor, hehehe. Saçında aliminyum folyalar vardı ancak ben vampirler saçında başında değişiklik yapamaz diye biliyorum "Vampirle Görüşme" filminden :)))

Diğer taraftan Sookienin kardeşi Jason, Sookie'ye amcasından kalan ama istemediği için Jason'a verdiği parayla, güneş zımbırtısı tarikatının düzenlediği yönetici seminerlerine katılmaya karar verdi. (Fellowship of the Sun) Bu çocuk vampir avcısı olacak çıkacak başımıza, bi insan sürekli boş işler peşinde mi koşar yahu!

Jessice Billin başına, MaryAnn de Sam'in ve Tara^nın başına büyük belalar açacak gibi duruyor. Merakla bekliyoruz.

Son bir not; diziyi izlemeseniz bile bu bölümdeki fevkalade "kanlı" sevişme sahnesini izlemeniz tavsiyesiyle...

True Blood - It Hurts So Good

3 Haziran 2009 Çarşamba


HBO nun 2007-2008 sezonunda gösterilen şahane dizisi True Blood'un yeni sezonu 14 Haziran 2009 itibari ile yayınlanacak. 2.Sezon başlamadan önce, dizi ile ilgili bir tanıtım yazısı yazmak istedim. (Yeni bölümler ile birlikte bölüm bölüm inceleme yazmaya da başlayacağım.)

True Blood'un yönetmeni Alan Ball, kendisini yine HBO da yayınlanan efsane dizi "Six Feet Under"dan hatırlayabiliriz. True Blood'ın hikayesi Charlaine Harris romanlarına dayanıyor. "Southern Vampire Novel" serisi olarak bilinen bu kitapları Missisippili bayan yazarımız 2001 yılında yazmaya başlamış. İlk kitap hariç Türkçe'ye çevrilmeyen bu kitapların isimleri ise sırasıyla aşağıdaki gibi,

Dead Until Dark (Southern Vampire Mysteries, 1. Kitap)
Living Dead in Dallas (Southern Vampire Mysteries, 2. Kitap)
Club Dead (Southern Vampire Mysteries, 3. Kitap)
Dead to the World (Southern Vampire Mysteries, 4. Kitap)
Dead as a Doornail (Southern Vampire Mysteries, 5. Kitap)
Definitely Dead (Southern Vampire Mysteries, 6. Kitap)
All Together Dead (Southern Vampire Mysteries, 7. Kitap)
From Dead to Worse (Southern Vampire Mysteries, 8. Kitap)

True Blood'da ki hikayeye dönecek olursak, Japonlar "sentetik kan"ı üretmeyi başarmışlardır ve vampirler artık insan öldürerek beslenmek zorunda olmadıkları için yeryüzüne çıkmışlardır. Sookie Stackhouse büyükannesi ve abisi ile birlikte Louisiana'da küçük bir kasabada garsonluk yapan görünüşte sıradan ama aslında düşünce okuyabilen bir hanım kızımızdır. Hoş bir geçmişi olmayan esas oğlan vampirimiz Bill bu kasabaya gelir ve Sookie ile tanışırlar; düşüncelerini okuyamadığı için Sookie hanım kızımız Bill'den oldukça etkilenir ve olaylar gelişir.

Sookie Stackhouse rolünde "Anna Paquin"i ve vampir Bill Compton rolünde ise "Stephen Moyer" oynamakta. Anna Paquin 82 doğumlu bir genç bayan. Kendisi daha 12 yaşındayken oynadığı "Piyano" isimli film ile en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında oskar aldı. Buradan hatırlayamayanalar kendisini illaki X-Men deki "Rouge" rolüyle hatırlayacaktır. Başarılı oyuncu bunların haricinde, Amistad, 25th Hour, Buffalo Soldiers, Almost Famous, Hurly Burly, Finding Forester vb. gibi ünlü Hollywood yapımlarında rol aldı. Ancak üzülerek söylemeliyim ki Sookie Stackhouse rolünde hep bir "olmamış"lık bulunuyor. 2.sezonda bunun değişmesini umuyorum ve açıkçası 2.sexon promosu bu umutlarımı oldukça güçlendiriyor.

True Blood +18 bir jeneriğe sahip -ki dizide de pek çok sahne oldukça erotik içerikli ve şiddet barındırıyor. Jenerikte çalan şarkı "Bad Things", Jace Everett'e ait, şuradan dinlenilebilir.

True Blood her ne kadar bir vampir dizisi olsa da -ki pek çok vampir mitine de saygı duyar nitelikte- bence daha çok ırkçılıkla ilgili bir dizi. Irkçılık derken, farklı olana karşı olma durumundan bahsediyorum. Zencilere yada eşcinsellere yapılan ırkçılıktan. Sadece bir kaç bölümüne denk geldiğim Six Feet Under isimli dizide de Alan Ball'un benzer şeyler yaptığını tahmin ediyorum. (Aslında maalesef Six Feet Under ile ilgili en derin bilgim ailemizin seri katili Dexter'ı Michael C. Hall'un bu dizide bir eşcinseli canlandırdığı. Ama uzun zamandır merak ettiğim bu diziyi yakın zamanda izlemeyi düşünüyorum.)

True Blood'un en sevdiğim tarafı, sert olması. Sertliği daha çok vampirlerin dünyasında bulunan erotizm ve şiddeti reddetmemesinden geliyor. Zaten kan olan yerde erotizm ve şiddet zaten olmaz mı? Türk televizyonları için jeneriği bile sansüre maruz kalabilecek bu dizinin bazı sahnelerinin +18 olduğunu da belirtmek isterim.

True Blood için 1.sezon öncesi oldukça başarılı bir reklam kampanyası yürütüldü. Bu çalışma ile ilgili bilgiyi ekşiszölüktenten değişiklik yapmadan alıntılıyorum.
dizi yayınlanmaya başlamadan önceki birkaç ay boyunca tru-blood içeceği gerçekmişçesine, tru-blood taşıyan içecek kamyonları, evlere "japonya'dan yeni içecek" diye yollanan tru-blood sample'ları, "equal rights for vampires" ve "vampire robin for mayor" türü billboard'lar, http://www.trubeverage.com diye süper bir viral marketing websitesi, http://lovebitten.net/ adresinde bir vampir-insan dating websitesi, vampir dünyasından son gelişmeleri anlatan http://bloodcopy.com/ adresindeki bir websitesi, hatta ve hatta vampirlerin insanlarla eşit haklara sahip olmaması gerektiği görüşlerini destekleyen hristiyan insanların grubunun http://fellowshipofthesun.org/ adlı websitesi, bir kaç adet tru-blood içeceğini pazarlayan tv reklam filmi ve daha nice nice mecralarda yapılmış tanıtımlar.


2.sezon 14 Haziranda başlıyor. 2.Sezonun promosu için resmen "inanılmaz" derecede başarılı bir promo çalışması yapılmış, müzik olarak Bob Dylan'ın son bombası "Beyond Here Lies Nothin'" seçilmiş. Promoyu da buradan izleyebilirsiniz.

14 Hazirandan sonra, tek tek bölüm incelemeleriyle görüşmek üzere...

Gossip Girl İtirafım

27 Mayıs 2009 Çarşamba


Bir süredir yazmak için aklımda hakkında paragraflar biriktirdiğim bir diziden bahsedeceğiz bugün. Başlığın isminin " Gossip Girl İtirafım" olmasının sebebi dizinin ilk bölümünü izleyip yerden yere vurmam, hatta "Sıradan bir gençlik dizisinden tek farkı bir anlatıcının bulunması" demiş olmam. Daha sonra, yaklaşık bir-birbuçuk sene sonra tekrar izleyip çok beğenmemle işler değişti tabi. Önyargılı eleştirilerimi geri alıp, sizlere de bu tavsiyede bulunuyorum. Zaten ilerleyen satırlarda Gossip Girl'ün neden izlenebileceğini ortaya kayan bazı ayrıntıları okuyacaksınız.

Öncelikle altta gördüğünüz üzere 2 sezonun tüm bölüm isimlerinin bir listesi bulunuyor. Gossip Girl'ün tüm sezon bölümleri ünlü filmlerden alıntı yada ünlü filmlerin benzerleri niteliğinde. Şimdi saçma bulabilirsiniz ancak bence üzerinde düşünülerek verilmiş bu bölüm adları bile bir diziyi izlenebilir kılıyor. (Bölüm isimleriyle ilgili benzer bir "güzellik" That 70s Show'da görülebilir, dizinin 5. sezonunda bölüm isimleri Led Zeppelin şarkılarından, 6. sezonda The Who, 7.sezonda Rolling Stones ve 8.sezonda ise Quenn şarkılarından gelmekteydi. Bu arada About That 70s Show coming soon ;) )

1x02 The Wild Brunch - (The Wild Bunch)
1x03 Poison Ivy - (Poison Ivy)
1x04 Bad News Blair - (The Bad News Bear)
1x05 Dare Devil - (Daredevil)
1x06 The Handmaiden's Tale - (The Handmaid's Tale)
1x07 Victor/Victorla - (Victor Victoria)
1x08 Seventeen Candles - (Sixteen Candles)
1x09 Blair Waldorf Must Pie - (John Tucker Must Die)
1x10 Hi, Society - (High Society)
1x11 Roman Holiday - (Roman Holiday)
1x12 School Lies - (School Ties)
1x13 A Thin Line Between Chuck and Nate - (A Thin Line Between Love and Hate)
1x14 The Blair Bitch Project - (The Blair Witch Project)
1x15 Desperately Seekin Serena - (Desperately Seeking Susan)
1x16 All About My Brother - (Todo Sobre Mi Madre)
1x17 Woman on The Verge - (Mujeres Al Borde De Un Ataque De Nervios)

2x01 Summer Kind of Wonderful - (Some Kind of Wonderful)
2x02 Never Been Marcused - (Never Been Kissed)
2x03 The Dark Night - (The Dark Knight)
2x04 The Ex Files - (The X Files)
2x05 Serena Also Rises - (The Sun Also Rises)
2x06 New Heaven Can Wait - (Heaven Can Wait)
2x07 Chuck in Real Life - (Dan in Real Life)
2x08 Pret a Poor Jenny - (Pret a Porter)
2x09 There Might Be Blood - (There Will Be Blood)
2x10 Bonfire of the Vanity - (Bonfire of the Vanities)
2x11 The Magnificent Archibalds - (The Magnificent Ambersons)
2x12 It's a Wonderful Lie - (It's a Wonderful Life)
2x13 O Brother, Where Bart Thou? - (O Brother Where Art Thou)
2x14 In The Realm of the Basses - (In the Realm of the Senses)
2x15 Gone With The Will - (Gone With The Wind)
2x16 You've Got Yale - (You've Got Mail)
2x17 Carrnal Knowledge - (Carnal Knowledge)
2x18 The Age of Dissonance - (The Age of Innocence)
2x19 The Grandfather - (The Godfather)
2x20 Remains of the J - (The Remains of the Day)
2x21 Seder Anything
2x22 Southern Gentlemen Prefer Blondes - (Gentlemen Prefer Blondes)
2x23 The Wrath of Con - (The Wrath of Khan)
2x24 Valley Girls - (Valley Girl)
2x25 The Goodbye Gossip Girl

(Not; bir kısmını kendim bulmuş olmakla birlikte bir kısmı ekşisözlükten alıntıdır.)

Tüm bu müthiş film ismi göndermeleri bir yana, Gossip Girl içinde pek çok tatlı gönderme daha yapılıyor. Örneğin Blair'in en sevdiği film "Breakfast at Tiffanies", dizinin bir bölümünde Blair rüyasında filmden bir sahneyi görür; "Cat" isimli kedisi kaybolmuştur. Bir başka örnekse 2.sezon 17.bölümde "Eyes Wide Shut"a yapılan göndermeler. Bu tadından yenmez ayrıntılar da izleme sebeplerim arasında.

Diğer taraftan Gossip Girl oldukça komik bir dizi. Şimdi Manhattan Elite kısmıyla kendin arasında nasıl bir bağlantı kurabildin diyebilirsiniz ancak pek çok konuşmada yakınlık kuruyorum bu insanlarla, konuşmalar "günümüzden" çünkü. Yaşadıkları şehir ve sürdürdükleri hayat tarzı her ne kadar gerçek dışı olsa da, konuşmalar günümüzde geçiyor, espri yapış tarzları bize benziyor, o yüzden gülüyor insan. Baya baya gülüyor hatta.

Gossip Girl'ün en büyük artısı sanıyorum sanat yönetimi. Dizideki tüm herkes inanılmaz kıyafetler giyiyorlar, inanılmaz görünüyorlar. Benim için en keyifli kısmı bu. Güzel kıyafetler giymiş güzel kadınları ve erkekleri izlemek çok hoşuma gidiyor. Ayrıca erkeklerde el çantası taşıma modasını ilk gördüğüm yer de bu dizi oldu.


Gelelim Chuck Bass faktörüne :) İlk izlemeye başladığımda bu adamdan resmen nefret ediyordum, beni tiksindiriyordu. Ama Blair'e aşık olmasıyla asıl yüzünü göstermeye başladıkça ben de sevmeye başladım kendisini. Şu anda tam anlamıyla şefkat göstermek istiyorum bu zavallı ademoğluna. Sebebi ise yalnızca 2.sezon 13.bölümde 36.52 deki bakış bile olabilir. Her ne adar kendisi "Chuck Basstard" ve "Mother Chucker" gibi dilizmie yerleşmiş(!) küfürlere sebep olacak kadar "çapkın" ve "düzenbaz" bi insan olsa da özünde iyi bir herif. En garip ama kendine has kıyafetleri giyiyor. Oldukça cesur. Chuck Bass karakterini "Ed Westwick" isimli İngiliz aktör canlandırıyor.


O kadar dizi izliyorum bir tek bu dizide ağlıyorum. Ne kadar saçma değil mi? Ağlama sebeplerim Chuck ve Blair aşkı, bir türlü kavuşamamaları. Birbirlerine seni seviyorum diyenene kadar onlarurla burada ben tükettim kendimi resmen. Sonunda kavuştular da rahatladım. 3.sezonun tümü boyunca birlikte olurlar umarım. (Ergen liseli kzı triplerine girdim yine ya, üf)

Aşağıda kadroyu bulabilirsiniz;
Blake Lively - Serena van der Woodsen
Leighton Meester - Blair Waldorf
Penn Badgley - Dan Humphrey
Chace Crawford - Nate Archibald
Taylor Momsen - Jenny Humphrey
Ed Westwick - Chuck Bass
Kelly Rutherford - Lily van der Woodsen
Matthew Settle - Rufus Humphrey
Kristen Bell - Gossip Girl (Sadece Ses)
Jessica Szohr - Vanessa Abrams
Zuzanna Szadkowski - Dorota
Nicole Fiscella - Isabel Coates
Connor Paolo - Eric van der Woodsen
Amanda Setton - Penelope Shafai

Lilly karakteri, çocukluğumuzun temel taşlarından Hayat Ağacı isimli diziden "Sam". O zamanlar uçarı bir genç kızdı tabii. Şimdi başından 4 evlilik geçmiş iki çocuklu bir anne. Ama hala müthiş halde orası ayrı. Lily karakteri 80'li yıllarını bir groupie olarak geçirmiş. 2.sezon 24. bölüm olan "Valley Girls" isimli bölümde bir flashback ile Lily'nin gençliğine dönüyorduk ve ablası ile birlikte başlarından geçen bir macerayı izliyorduk.Bu flashbacki bir plot bölüm olarak görebilmek mümkün, zira Lily'nin gençliğini anlatan "Valley Girls" isimli dizi yolda. (Bir yaz dizisi olacağını tamin etmekteyim) Lily'nin gençliğini Brittany Snow canlandırıyor, kendisini Hairspray filminden ve Nip/Tuck'tan hatırlayabilirsiniz. Ben çok keyifli bir dizi olacağını düşünüyorum, hiç olmazsa 80li yılların kıyafetleri ve müzikleri bile yetecektir.

(Söylemeden edemeyeceğim, dizinin en gıcık karakteri Serena. O konuşmasıyla falan böyle yüzünün orta yerine bir tane yapıştırmak istiyorum.)

3.sezonda görüşme dileğiyle;

You know you love me, XoXo,
Burcu :D

Manifesto - İyi de Neyi Bekliyoruz ?

26 Mayıs 2009 Salı

Ömrüm birşeyleri beklemekle tükendi. Sürekli bir bekleme hali. Şu şöle olsun ondan sonra bunu böyle yaparız. Önce üniversiteye girmeyi bekliyordum, ondan sonra üniversitenin bitmesini, sonra iş bulmayı, ondan sonra borçlarımın bitmesini, vs. vs. vs.
Beklemekten sıkıldım.
Hayatımı yaşamak istiyorum.

Birilerinin keyfinin gelmesini de beklemekten sıkıldım. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Kendim için yaşamak.

25 yaşındayım ilk operamı daha geçen haftasonu izledim. Sebebi ne? Gidecek birisini bulamamak mı? E ararsam buluyormuşum işte! Yalnız başıma da yapabiliyorum aslında ben böyle şeyleri.

Harekete geçmek gerek. Hayatın için ne istediğine karar vermek gerek. Bu yolda ilerlemek gerek. İlerlerken diğerlerinin sana engel olmasına engel olmak gerek.

Diğerlerinin yaşadığı gibi yaşamamak suç değil. Herkes gibi eğlenmek yada eğlenmemek suç değil. Önemli olan "ben"im ne istediğim.

Önemli olan tek sözcük "whatever"...

Dizi Tarihinin "En"leri (Allahım ne kötü bir başlık oldu bu böyle... )

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Aklıma geldikçe yazacağım bir yazı olsun bu efenim. Eklemelerinizi de bekliyorum :)

Dikkat: Aşağıdaki değerlendirmede bulunmayan en dizi tarihinin gelmiş geçmiş en süper insanı Dr. Gregory House bir çeşit peygamber statüsünde olduğundan bu değerlendirmeden muaf tutulmuştur. Kendisi zaten baş tacımızdır.


1- En Dost - Agent Charlie Francis (Fringe) Diziyi her izlediğimde, allahım ben de böyl bir dosta sahip olmak istiyorum dedirtiyor bana bu karakter. Bu kadar sağlam, güvenilir, insanın arkasını kollayan, yardımsever, her zaman yanında olan... böyle bir "dost" herkese nasip olsun işallah yarebbim sübhaneke dinimiz amin. Über karizmatik sesiyle bu karakteri Kirk Acevedo canlandırıyor.

2- En Mıy Mıy Mıy Kadın (Yabancı) - Kate (Lost) Mıy mıy mıy mıy, acaba bugün Jack'lemi yatsam; mıy mıy mıy mıy acaba bugün Sawyer'la mı yatsam. Mıy mıy mıy. Başka olayı olmayan hatun. Keşke Juliet yarine o düşseydi kuyuya. Ama mıy mıy lıktan bombayıda patlatmazdı bu hatun. Herkesin bildiği üzere bu karakteri Evangeline Lily canlandırıyor.

3- En Mıy Mıy Mıy Kadın (Yerli) - Aslı (Kavak Yelleri) Mıy mıy mıy mıy, acaba bugün Deniz'lemi öpüşsem; mıy mıy mıy mıy acaba bugün efe'ylemi yatsam. Yani dizinin iki ana erkek oyuncusunuda bu mıymıntı kıza aşık ettiler ya ben daha bişe demiyorum. Kızım elemanlar seviyo ben kaçırma derim yan,, mıy mıylıkta bi yere kadar. Bir de öyle gözleri kısmakla rol yapılmaz :)


4- En "Cool" - Steven Hyde (That 70s Show) "Whatever" cümleciğiyle kalplarimizde yer eden bu afro saçlı 70ler karakterini Danny Masterson canlandırıyordu. Dönemin ruhunu yansıtan süper tişörtleri ve artık vücudunun bir parçası haline gelmiş gözlükleri ile tabi ki en cool o.

5- En Sinir Bozucu Çift - Bu kategori için bir sıralama yapmam gerekti,

1- Trager ve Declan (Kyle XY) Ben böyle bir çft olamayn çift görmedim arkadaş. Yani ne yapıyorsunuz allahaşkına. Bi bakıyoruz öpüşüyorsunuz ertesi gün "Arkadaşız" diyorsunuz. Sürekli bri kavga. Sürekli bir atışma. Aman yarabbi yaw bunları izlemek tam bir işkence. Bir adam olun azıcık büyüyün allahaşkına.
2- Serena ve Dan (Gossip Girl) Bir türlü geçinemeyen bir çift daha... Benim bildiğim 3 kere ayrılıp barıştılar. Bu ayrılıklar arasında görüşmeye devam ettiler tabi. Ne istediklerini bilmiyorlar bunlar. Laf dalaşlarını izlemek yoruyor insanları. Hele birlikteyken ki yapış yapış sevgili tripleri var ya. İnsan bu ikisini görünce diziyi ileri sarmak istiyor.
3- Thirteen ve Foreteen (House MD) Foreman zaten sevmediğimiz bir karakter, inanılmaz gıcık bir herif. Thirteen desen sürekli bir bunalımlarda, madem ölücem ben haydi gelsin karılar kızlar uyuşturucular triplerinde... Aslında bu ikisi tencere kapak olmuş denebilir.


6- En Kötü Ama Özünde İyi Adam - Chuck Bass (Gossip Girl) Her ne kadar çapkınlıklarıyla "Chuck Basstard", "Mother Chucker" gibi küfürlere esin kaynağı olmuş birkarakter olsada kendisi aslında özünde çok iyi bir adamdır. Babasının sevgisizliği ile bu hale gelmiştir maalesef. Dizideki diğer tüm karakterlere bakınca en "sadık" o yine de aşık olduğu kadına. Her ne kadar uyuşturucu olsun, sabah aç karnına viski olsun kötü alışkanlıkları olsa da, sessiz sedasız tüm iyilikleri o yaptı. Bu nadide karakterimizin cep telefonunun hızlı aramasında bir adet "Özel Dedektif" olduğunu ve modayı çok yakından takip ettiğini de belirtmeliyiz (erkekler için yapılmış el çantaları ve ekoseli kaprileri ilk onda gördük ;). Chuck Bass karakterini İngiliz Ed Westwick canlandırıyor ve kendisi ingiliz aksinini bastırabilmek için öyle tıslar gibi ve yavaş yavaş konuşmakta.

7- En İyi Ama Özünde Kötü Adam - Nate Archibald (Gossip Girl) Kanmayın o masum bakışlara. Bu abimiz Dan'in 15 yaşındaki kız kardeşi de dahil dizideki tüm ana kadın karakterlerle ilişki kurdu. Ki bir de düşeş örneğimiz var jigololuk yaptığı.

8- En İyi mi Kötü mü Anlaşılamayan Adam - Gaius Baltar (Battlestar Galactica) Nefret mi ediyorum seviyor muyum hala kara veremediğim bir insan kendi. Tam ortada duruyor gibi sanki ama.. Kararsızım.

9- En "Awesome" İnsan - Barney Stinson (How i Met Your Mother?) Karkteri canlandıran Neil Patrick Harris'in aslında eşcinsel olduğunundan başka açıklama yazmaya gerek duymuyorum. Legan - wait for it - dary!!!

10- En Çirkin Başrol - Sookie Stackhouse (True Blood) Vampir Bill için kesinlikle uygun bir bayan değil :/

11- En Fevkalade Jenerik - True Blood İlgili şarkı Jace Everett'in "Bad Things"i. Bu jeneriğin +18 olduğunu belirtmeliyim.

12- En süper Dizi Finali - Battlestar Galactica "Daybreak" in başarısına herhangi bir dizinin ulaşabileceğine inancım yok. Bütün hikaye mantıklı bir zemine oturdu ve hiç boşlık kalmadı. Sevenleri tarafından tam bir "tatmin" sağlandı. Aferin.

Not: Dediğim gibi eklemeler yapacağım ancak dizi tarihinin en iyi bölümlerini anlatan bir başka yazı daha dev araştırmanın ardından burada olacak
-coming soon-

Star Trek - Nostalji Mutluluğu


Oh My Gosh! diyerek başlamak istiyorum söze. Filmde Mr. Spock'ın yaşlılık halini orijinal serideki Mr. Spock'ı oynayan "Leonard Nimoy" oynuyornmuş. Asıl şaşırtıcı olan ise, Fringe sezon finalinde son dakikalarda karşımıza çıkan William Bell karakterini de Leonard Nimoy'un oynuyor olması! JJ Abrams'ın Star Trek sevgisi diyorum başka birşey diyemiyorum...

Yönetmen : jj Abrams
Oyuncular : Chris Pine - James T. Kirk
Zachary Quinto - Spock (Nam-ı diğer Sylar from Hereos)
Leonard Nimoy - Spock Prime
Eric Bana - Nero
Winona Ryder - Amanda Greyson (Spock'ın Annesi rolünde)
Jennifer Morrison - Winona Kirk (Kirk'in annesi Rolünde, nam-ı diğer House MD'nin doktor Cameron'ı)
Zoe Saldana - Uhura
Simon Pegg - Montgomery Scott (Nam-ı Diğer Shaun of the Dead :) )

Pek huyum olmasa da yukarıdaki kadroyu yazamadan edemedim. İnanılmaz bir kadro! Özellikle Eric Bana kötü adam rolünde çok iyi. Jennifer Morrison'ı önce Kirsten Dunst a benzettim ben filmde, daha önce bu benzerliği fark etmemem şaşırtıcı.

Filme gelirsek, oldukça başarılı bir bilimkurgu filmi. Hem zatebn sevdiğimiz bir konsept var ortada, hem iyi bir hikaye var, Abrams'da da para var; zaten başarılı bir film çıkmasaydı ortaya ayıp olurdu. Kendi kendime hayallere mi dalıyorum bilinmez ama çocukluğundaki Abrams'ın "Ulen var ya ben büyüyünce bu dizinin filmini çekicem biliyomusuuun?" dediğini duyar gibi oluyorum. Kendisi son zamanlarda her ne kadar paralel evrenlere takmış olsa da hem Fringe hem Lost bunu gösteriyor, zaman da ve mekanda ileri geri gidiş dönüşler söz konusu, Star Trek için "paralel evrenler" konusu başarılı bir seçim olmuş. Şöyle ki, bizim bildiğimiz Star Trek evreninde olanları paralel evrende bırakarak Abrams, orjinalin aynısı ama farklı bir Star Trek evreni yaratarak, hikayeye yeni bir boyut kazandırmış ve yepyeni olarak koymuş önümüze. Hele ki Mr. Spock'ın yaşlılık halinin "Leonard Nimoy" tarafından oynanması "Trekker"ları (evet böyle bir tabir var:) ) oldukça memnun etmiş olsa gerek.

Devamı gelsin istiyoruz, Abrams hatta bıraksın Lost'tu Fringe'i (ki iki dizinin de sezon finalleriyle bırakın düşüşü -sıçışa- geçtiğini düşünmekteyim) otursun Star Trek dizisi çeksin.

2 şey daha ekliyeceğim filmden alakasız, öncelikle sevdiceğime kimse gelmemesine rağmen benimle filmi izlemeye gelip yalnız bırakmadığı için teşekkür ediyorum (aslında böyle süper bir filmi izlettiğim için o bana teşekkür etmeli ama olsun :P )

İkincisi ise gülsem mi ağlsam mı bilemediğim bir durum, filmi kadıköy sinemasında izledik, oldukça gayrı resmi bir ortam szö konusuydu, salonda toplam 4 izleyici olduğu için ciddiye alınmamış olacağız ki, salonda çalışanlardan iki kişi de bizimle birlikte filmi izledi, bunda bir sorun yok tabi eğer filmin oratsında bir kaç kez içeri girip çıkmamış ve kafenin garsonuna filmin ortasında salonu 2 tane çay (hem de tepsiyle) getirtmemiş olsalardı. Bu da yetmezmiş gibi, filmin devam ettiğinin farkında olmayan birkaç kişi kapıyı açıp, helölö helölö konuşarak bütün konsantrasyonumuzun içine etmiştir. Ayrıca, bu sinema salonunda, kafeye oturulup sipariş verilmediği sürece sigara içilmesine izin verilmemektedir. Hatta tuvaletlerde tuvalet kağıdı da yoktur. Kadköy Sinemasını kınıyorum.

Ve bir de son olarak, "Kötü Adamlar"ın gemisi Battlestar Galactica'daki Diriliş gemilerine benziyordu bence.


Live long and prosper

Kyle XY - Mavi Gözlere Kurban Olmak :)

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Sevgili büyük dizilerimizin birer birer yaz tatili için ekrana veda ettiği bu günlerde, dizisizliği kaldıramayacak bünyem yeni cevherler peşinde koşmakta... 2 yeni diziye başladım, benim için yeni tabi yoksa bir süredir ekranlardalar. İlki "Gossip Girl" ki onunla ilgili ayrıntılı yazımı bundan sonra yazacağım; diğeri ise Kyle XY.

Geçen akşam evde izlerken anneme Kyle'ı gösterip, anne ne kadar tatlı çocuk değil mi dediğimde, aa evet hakkaten hoş çocukmuş, dedi. Annemle aynı herifi beğenmemiz sanırım benim yaşlanmaya başladığıma delalet ediyor. Diğer taraftan, daha bir hafta öncesine kadar, renkli gözlü erkeklerden ne kadar da hoşlanmadığımdan bahsediyordum, büyük konuşmamak gerekiyormuş. Zira, Kyle rolünde oynayan Matt Dallas efendi mavi gözlü, hem de çok tatlı!

Efendi, liseli kız tripleri bir yana, diziden bahsedecek olursak en basit haliyle kendini izlettiriyor denilebilir. İlk sezon zaten 10 bölüm, toplamda ise 3 sezon yayında kalmış dizi, ben ikinci sezonun yarısındayım şu anda. Kyle, ormanda açıp gözlerini birden kendini Seattle sokaklarında bulan, 16 yaşından öncesine kadar hiç bir anısı ve göbek deliği bulunmayan süpersonik zeki genç erkek. Psikolog anneye sahip bir ailenin onu evlerine kabul etmesi ve Kyle'ın geçmişini araştırmaya başlamasıyla, işin içine gizli şirketler, biraz matematik biraz fizik, biraz lise biraz aşk ve birazda süper kahramanlık girerek olaylar gelişiyor. İlk bölümler de -bence- Matt Dallas'ın oyunculuğu harika. Hayata yeni gözlerini açmış bir bebeğin gözlerinden görüyoruz dünyayı, çevresini ve hayatını anlamaya çalışan bir birey. Neden bazen yalan söylenmesi ama bazen sır saklanması gerektiğini, neden ereksiyonunu gizlemesi gerektiğini ve bunun gibi kendi kendimizi kısıtladığımız ama mantıklı olmayan "gerçekleri" öğreniyor yavaş yavaş Kyle, bunu onun mimiklerinden ve iç sesinden izlemek oldukça keyifli, benim diziyi bu kadar tutmamın en büyük sebebi kesinlikle bu.

Jenerik biraz Fringe'ı anımsatıyor, (Bu arada Fringe de sezon finalini yapmış, yakında burada ;) )hatta hikayede de benzer eyrler var - şirket örneğin "Medacorp"... "Lori" ve "Declan" karakterleri sanırım dizi tarihi boyunca en gıcık olduğum karakterler olacak, dizi tarihi(m)in en gıcık karakterleri diye bir yazı da aklımda oluşmuş durumda, yakında geliyor :) Kyle'ın gönlünü kaptırdığı hatun Amanda ise, biraz korkutucu geliyor bana, hem çok iyi hem çokkevaşe bi hali var, bakalım görücez ;) Anne ve baba figürlerimiz ise, "çok" iyi ebeveynler, hem böle birbirlerine aşık hem çok iyi kalpli vs. Bayıyorlar biraz, en az Ghost Whisperer'da ki Melinda ve kocası kadar iç gıcıklayan, bayan bir karı-koca bence. Ben çok korkuyorum onlardan...

Kyle XY için biraz araştırma yaptığımda final bölümüyle ilgili oldukça büyük hoşnutsuzluklar olduğunu gördüm, hatta dizinin başka birkanalda devam ettirilmesi gerektiği yönünde görüşler vardı. Dediğim gibi, daha bitiremediğim için şu anda konuşmak manasız. Herkese iyi seyirler!

-İtiraf ediyorum, Gossip Girl izliyorum!
-Fringe Sezon Finali
-Dizi tarihinin "En"leri...

---- coming soon ----

RocknRolla - Ve Guy Ritchie Geri Döner

22 Nisan 2009 Çarşamba

Yine Londra sokakları. Yine suç dünyası. Yine "arıza" karakterler. Yine süper bir kurgu. Yine kovalamaca sahneleri.

Guy Ritchie; Lock, Stock and Two Smocking Barrels ve Snatch filmlerinin ardından -yada Madonna ile biten evliliğin ardından- benzer bir filmle geri dönüş yaptı. Büyük işler peşinde koşan küçük bir çete. Her zaman ki gibi bu filminde de kullandığı ince espriler ve hızlı kurgu beni benden aldı. Önceden uyarayım, ilginç bir komedi anlayışım olduğundan ben çok ama çok güldüm ama -düz adam- komik bulmayabilir. Ölmeyen ruslarla yapılan kovalamaca ve film sonundaki eşcinsel dans gösterisi(!) özellikle, çok komikti. Zaten, hiç birşey olmasa bile bu filmde, Soundtrack'te Lou Reed olduğu için bile izlerdim. Bir de Johny Quid karakteri var tabi. O bir RocknRolla, uyuşturucu bağımlısı, kadın ve şiddet düşkünü bir "rock star". Bu rolde Toby Kebbel oynuyor ki, beğendik kendisini. (Toby Kebbel Ian Curtis'in (Joy Division'ın beklenmedik intiharıyla sarsan solisti) hayatını anlatan Control filminden hatırlanabilir) Zira RocknRolla'nın devam filmi de yolda, filmin sonunda söylendiği üzere. Sanırım Guy Ritchie abimiz yarattığı Johny Quid karakterini çok sevince devamını çekmeye karar verdi, heyecanla bekliyoruz.

Bir başka sevindirici haber ise, Guy Ritchie'nin post-production aşamasındaki filmi "Sherlock Holmes". Nasıl bir yorum katarak çekecek acaba bu filmi, bekleyip göreceğiz. Sherlock Holmes rolunde benim pek hazetmediğim Robert Downey Jr. oynamakta.

Televizyonsuz Hayat(ım)ın Dayanılmaz Hafifliği

21 Nisan 2009 Salı

Şu sıralar bir reklam dönüyor ekranlarda ve hatta bilboardlarda; mutlu ailelerin sırrı nedir? Evet, bu soruya utanmazlık içinde verilen cevap; digitürk! Mutlu ailelerin sırrı 10 yıldır değişmiyormuş, digitürk sayesinde. Reklamlarda, çocukların çizgifilm izleyerek, erkeklerin "maç" izleyerek, kadınların da dizi izleyerek "mutlu bir aile" olduklarından bahsediliyor.

Kapanın evinize, iletişim kurmayın, konuşmayın birbirinizle, ilgilenmeyin çocuklarınızla, çocuklar hiç sokağa çıkmasın, televizyonun önünde vakit geçirsinler, pokemon sanıp camdan aşağı atsınlar kendilerini yada görünmez olmak için şişelerce şurup içsinler, ağzınızın suyu akarak muhteşem hayatlarını izleyenin şöhretlerin, tuttuğunuz takımla tek yürek olun ekran karşısında - onlar milyon dolarları cebe indirirken, bütün hayatlarını izlerken insanların cenazelerini hatta ölüm anlarını da izleyin, sokakta namus timsali kesilen sizler ekranda orospuların prim yapmasına izin verin (kadın düşmanlığı yok, erkeğinde "orospu"su pek ala olur), spikerler ne derse ona inanın, insanlar sokaklarda açken siz dizi yıldızlarının gayri meşru çocuklarına ağlayın, engelli insanlarla dalga geçen Mehmet Ali Erbil hala program yapabilsin bu ülkede - sayenizde, küçücük çocuklarınıza -seksi- kıyafetler giydirip şarkıcı gibi şarkı söyletip dansöz gibi oynatın hatta, hatta izleyin bunları "ay ne şeker çocuk" deyin. Yabancılaşın hayata, kendi hayatınızı yaşayamadığınız için, yaşanlarınkiyle "eğlenin". Evet, mutlu hayatın sırrı bu gerçekten, mutlu ailelerin sırrı bu!!!

6 aydır televizyon yok evimde. Bu bataktan kurtulduğum için mutluyum. Hiç ihtiyacını da duymuyorum. İzlemek istediğim film ya da dizi varsa, download edip izleyebiliyorum nasıl olsa, gündemi de internetten (daha çok ekşisözlükten) ve gazetelerden takip ediyorum. Evet, ben de böyle mutluyum ne yapayım... Mutlu olmak için TV karşısında saatlerimi öldürmeye gerek duymuyorum.

Herkese İyi Seyirler...

Orlando, Virginia Woolf ve "The Hours"

20 Nisan 2009 Pazartesi

İzlediğim filmlerle kendime eziyet etmeye devam ediyordum...

Virginia Woolf, 25 Ocak 1882 İngiltere doğumlu, kadın, lezbiyen (ya da biseksüel mi demeli), akıl hastası, cinsel özgürlük savunucusu, viktoryen yaşama tarzına karşı, "modernist hareketin en önemli kişilerinden biri"; çok etiketi olan bir yazar. 28 mart 1941'de intihar edene kadar (nedense, ceplerini taşlarla doldurup nehire atladığı vurgulanıyor hep intihar edişi ile ilgili), pek çok başarılı kitabın yazarı olmuş kendisi. Eserleri ve hayatıyla ilgili daha fazla bilgi için, buyrun..

"Orlando"sunu okudum Woolf'un. Sıkıntılı bir okuyuş oldu. Eğlenceli ama ağır bir roman Orlando. Biyografi tarzıyla dalga geçiyor Virginia Woolf bir hayat hikayesini 300 yıla yayıyor ve iki farklı cinsiyete. Anlamakta -ve kitabı bitirmekte tabi- güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim. Ancak içimde, "Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Eser"den birini daha bitirmiş olmanın haklı gururu var. (God Damn i love me:P ) Orlando'nun, 1992 yılında, Sally Potter tarafından bir filmi de çekilmiş. Orlando karakterini Tilda Swinton oynuyor, çok yerinde bir kararla.

Ve, geldik Nicole Kidman'ın Virgini Woolf karakteri ile oscar aldığı filme, "The Hours"a. Filmin, Woolf'un en önemli eserlerinden biri olan "Mrs. Dalloway"in özgün bir uyarlaması olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır - kitabı okuduktan sonra burada belirteceğim. Film 3 farklı zaman diliminde paralel olarak ilerliyor ve öncelikle Woolf'un kitabı yazım sürecine odaklanıyoruz, sene 1923,yanılmıyorsam. İkinci hikaye, 1940'larda ikinci çocuğuna hamile, bu rolde Julianne Moore oynuyor, Lezbiyen kimliği ile yüzleşmeye çalışan bir kadının "intihar edememe" (ama daha (çok) sonrasında terk etme") hikayesini izliyoruz. Üçüncü hikayemiz ise aynı romanda olduğu gibi, bir parti hazırlığındaki Clarissa Vaughan'ını, Meryl Streep vardı bu rolde de, anlatıyor. Film duygusal açıdan çok etiliyor, çok yoruyor insanı. Oldukça üzücü bir hikayesi var, intiharlar var bu filmde, hassas bünyelere duyurulur. Yönetmen Stephan Daldry. Pek çok ünlü oyuncu eşlik ediyor Nicole Kidman'a. Buradan görülebilir. Uzun süre etkisinden kurtulamıyor insan, kendimiz ve tercihlerimiz (cinsel tercihler değil asla, hayata dair tercihler)üzerine düşündürtüyor.

Mrs. Dallowayi okur okumaz ekleyeceğim.