RocknRolla - Ve Guy Ritchie Geri Döner

22 Nisan 2009 Çarşamba

Yine Londra sokakları. Yine suç dünyası. Yine "arıza" karakterler. Yine süper bir kurgu. Yine kovalamaca sahneleri.

Guy Ritchie; Lock, Stock and Two Smocking Barrels ve Snatch filmlerinin ardından -yada Madonna ile biten evliliğin ardından- benzer bir filmle geri dönüş yaptı. Büyük işler peşinde koşan küçük bir çete. Her zaman ki gibi bu filminde de kullandığı ince espriler ve hızlı kurgu beni benden aldı. Önceden uyarayım, ilginç bir komedi anlayışım olduğundan ben çok ama çok güldüm ama -düz adam- komik bulmayabilir. Ölmeyen ruslarla yapılan kovalamaca ve film sonundaki eşcinsel dans gösterisi(!) özellikle, çok komikti. Zaten, hiç birşey olmasa bile bu filmde, Soundtrack'te Lou Reed olduğu için bile izlerdim. Bir de Johny Quid karakteri var tabi. O bir RocknRolla, uyuşturucu bağımlısı, kadın ve şiddet düşkünü bir "rock star". Bu rolde Toby Kebbel oynuyor ki, beğendik kendisini. (Toby Kebbel Ian Curtis'in (Joy Division'ın beklenmedik intiharıyla sarsan solisti) hayatını anlatan Control filminden hatırlanabilir) Zira RocknRolla'nın devam filmi de yolda, filmin sonunda söylendiği üzere. Sanırım Guy Ritchie abimiz yarattığı Johny Quid karakterini çok sevince devamını çekmeye karar verdi, heyecanla bekliyoruz.

Bir başka sevindirici haber ise, Guy Ritchie'nin post-production aşamasındaki filmi "Sherlock Holmes". Nasıl bir yorum katarak çekecek acaba bu filmi, bekleyip göreceğiz. Sherlock Holmes rolunde benim pek hazetmediğim Robert Downey Jr. oynamakta.

Televizyonsuz Hayat(ım)ın Dayanılmaz Hafifliği

21 Nisan 2009 Salı

Şu sıralar bir reklam dönüyor ekranlarda ve hatta bilboardlarda; mutlu ailelerin sırrı nedir? Evet, bu soruya utanmazlık içinde verilen cevap; digitürk! Mutlu ailelerin sırrı 10 yıldır değişmiyormuş, digitürk sayesinde. Reklamlarda, çocukların çizgifilm izleyerek, erkeklerin "maç" izleyerek, kadınların da dizi izleyerek "mutlu bir aile" olduklarından bahsediliyor.

Kapanın evinize, iletişim kurmayın, konuşmayın birbirinizle, ilgilenmeyin çocuklarınızla, çocuklar hiç sokağa çıkmasın, televizyonun önünde vakit geçirsinler, pokemon sanıp camdan aşağı atsınlar kendilerini yada görünmez olmak için şişelerce şurup içsinler, ağzınızın suyu akarak muhteşem hayatlarını izleyenin şöhretlerin, tuttuğunuz takımla tek yürek olun ekran karşısında - onlar milyon dolarları cebe indirirken, bütün hayatlarını izlerken insanların cenazelerini hatta ölüm anlarını da izleyin, sokakta namus timsali kesilen sizler ekranda orospuların prim yapmasına izin verin (kadın düşmanlığı yok, erkeğinde "orospu"su pek ala olur), spikerler ne derse ona inanın, insanlar sokaklarda açken siz dizi yıldızlarının gayri meşru çocuklarına ağlayın, engelli insanlarla dalga geçen Mehmet Ali Erbil hala program yapabilsin bu ülkede - sayenizde, küçücük çocuklarınıza -seksi- kıyafetler giydirip şarkıcı gibi şarkı söyletip dansöz gibi oynatın hatta, hatta izleyin bunları "ay ne şeker çocuk" deyin. Yabancılaşın hayata, kendi hayatınızı yaşayamadığınız için, yaşanlarınkiyle "eğlenin". Evet, mutlu hayatın sırrı bu gerçekten, mutlu ailelerin sırrı bu!!!

6 aydır televizyon yok evimde. Bu bataktan kurtulduğum için mutluyum. Hiç ihtiyacını da duymuyorum. İzlemek istediğim film ya da dizi varsa, download edip izleyebiliyorum nasıl olsa, gündemi de internetten (daha çok ekşisözlükten) ve gazetelerden takip ediyorum. Evet, ben de böyle mutluyum ne yapayım... Mutlu olmak için TV karşısında saatlerimi öldürmeye gerek duymuyorum.

Herkese İyi Seyirler...

Orlando, Virginia Woolf ve "The Hours"

20 Nisan 2009 Pazartesi

İzlediğim filmlerle kendime eziyet etmeye devam ediyordum...

Virginia Woolf, 25 Ocak 1882 İngiltere doğumlu, kadın, lezbiyen (ya da biseksüel mi demeli), akıl hastası, cinsel özgürlük savunucusu, viktoryen yaşama tarzına karşı, "modernist hareketin en önemli kişilerinden biri"; çok etiketi olan bir yazar. 28 mart 1941'de intihar edene kadar (nedense, ceplerini taşlarla doldurup nehire atladığı vurgulanıyor hep intihar edişi ile ilgili), pek çok başarılı kitabın yazarı olmuş kendisi. Eserleri ve hayatıyla ilgili daha fazla bilgi için, buyrun..

"Orlando"sunu okudum Woolf'un. Sıkıntılı bir okuyuş oldu. Eğlenceli ama ağır bir roman Orlando. Biyografi tarzıyla dalga geçiyor Virginia Woolf bir hayat hikayesini 300 yıla yayıyor ve iki farklı cinsiyete. Anlamakta -ve kitabı bitirmekte tabi- güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim. Ancak içimde, "Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Eser"den birini daha bitirmiş olmanın haklı gururu var. (God Damn i love me:P ) Orlando'nun, 1992 yılında, Sally Potter tarafından bir filmi de çekilmiş. Orlando karakterini Tilda Swinton oynuyor, çok yerinde bir kararla.

Ve, geldik Nicole Kidman'ın Virgini Woolf karakteri ile oscar aldığı filme, "The Hours"a. Filmin, Woolf'un en önemli eserlerinden biri olan "Mrs. Dalloway"in özgün bir uyarlaması olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır - kitabı okuduktan sonra burada belirteceğim. Film 3 farklı zaman diliminde paralel olarak ilerliyor ve öncelikle Woolf'un kitabı yazım sürecine odaklanıyoruz, sene 1923,yanılmıyorsam. İkinci hikaye, 1940'larda ikinci çocuğuna hamile, bu rolde Julianne Moore oynuyor, Lezbiyen kimliği ile yüzleşmeye çalışan bir kadının "intihar edememe" (ama daha (çok) sonrasında terk etme") hikayesini izliyoruz. Üçüncü hikayemiz ise aynı romanda olduğu gibi, bir parti hazırlığındaki Clarissa Vaughan'ını, Meryl Streep vardı bu rolde de, anlatıyor. Film duygusal açıdan çok etiliyor, çok yoruyor insanı. Oldukça üzücü bir hikayesi var, intiharlar var bu filmde, hassas bünyelere duyurulur. Yönetmen Stephan Daldry. Pek çok ünlü oyuncu eşlik ediyor Nicole Kidman'a. Buradan görülebilir. Uzun süre etkisinden kurtulamıyor insan, kendimiz ve tercihlerimiz (cinsel tercihler değil asla, hayata dair tercihler)üzerine düşündürtüyor.

Mrs. Dallowayi okur okumaz ekleyeceğim.

Agnes Deyn - Bu Kadın Çok Güzel!

13 Nisan 2009 Pazartesi

Kim bilir ilk nerede gördüm şimdi hatırlamıyorum ama bayılıyorum bu kadına! İlk anda Edie Sedgwick'e olan benzerliği ile dikkatimi çekmişti (kısa sarı saçlı güzel kadınlar diye bir seri mi yazsam, hımm), bi kaç "görselini" araştırınca netten,hem görüntüsüne hem stiline resmen hayran oldum.Burberry, Cacharel, Gianfranco Ferré, Moussy, Maison Gilfy, Shiseido, Giorgio Armani, Mulberry, Paul Smith, Reebok and Vivienne Westwood defilelerine çıkmış şimdiye kadar. Vogue'a kapak olmuş. Takdire şayan bir öngörü ile, 17 yaşında kazıtmış saçlarını ilk kez. Fötr şapkaları ve ilginç tarzı ile kendi "akımını" ortaya koymuş bu hanım kızımızı çok çok görmek istiyoruz.

"Perfect" Objects

9 Nisan 2009 Perşembe

Sonunda aradığım kupayı buldum. Bi defa porselen değil, cam. Hem kocaman hem estetik. Paşabahçenin ürünü, Migros'tan 4.5 tl ye aldım ikisini.
Tam olarak aradığım şeyi buldum. Hani kalite, hedef kitlenin beklentilerini tam olarak karşılayabilmektir ya; benim için tüm beklentilerime uyan bu "obje" oldu.
Benzeri mükemmel objelerle burada olacağım yine ;)

Neler İzledim? 5 (Pek çok farklı dizi hakkında feci şekilde spoiler içerir, küfretmeyin sonra)

8 Nisan 2009 Çarşamba

House M.D. 5X20 Simple Explanation

Bir süredir bahsi geçen ölüm gerçekleşti bu bölümde. Hem de denildiği kadar ani şekilde.
Daha bir kaç yazı önce Kutner'ı ne kadar sevdiğimden, kendime yakın hissettiğimden, onunla ilgili daha çok bölüm yapılmasını istediğimden bahsetmişken...
Çok üzüldüm ben. Öyle hüngür hüngür ağlanılan şekilde üzülmek değil hem de. İçten, kalbinizi parçalayan cinsten bir üzüntüyle.
Çünkü zaten bir kaç gündür, ölüm haberleri alıyordum. Bir tanıdğımızın oğlu askerde, 3 aydır ishal olduğu ve doktorlar ilgilenmediği için, iltihap bütün vücuduna yayıldığından, kal kapakçığı iltihaplandığı için, kalp krizinden öldü. Ve zaten, eski sevgilinin ölümüyle ilgili, daha doğrusu eski sevgilinin intiharı ile ilgili, bir yazı okudum ekşi'de. Hatta, facebookta, şu hak kazandığı fotograf ödülünü almaya vicdanı razı olmayan kadın gazeteci ile ilgili videoyu da izlemiştim.
Diyebileceğim şey şu ki, iyi olmadı Kutner'ın ölümü. İçinde bulunduğum psikolojik durum açısından bakıldığında, sarsıcı oldu benim için. Ki kafam bir süredir bu "akıl hastalıkları" mevzusunda karışıktı. Bi kaç gün önce izlediğimiz Girl, Interrupted isimli filmin etkisi olabilir bunda. İyi bir filmdi ancak daha iyisi bence Prozac Nation'da yapılmıştı. -ki bu filmin bacağımdaki yara izlerinde etkisi de var olabilir. (şşş, duymamış gibi yapın ;)
Dediğim gibi, Kutner'ı kendime yakın buluyordum. Ve ben de kendimi öldürecek olsam, bu şekilde öldürürdüm diye düşünüyorum. Bence gerçek intihar bu şekilde yapılır zaten. Geride intihar notu bırakmak yada "başarısız" olmak dikkat çekmeye çalışan duygusal bünyelerin ürünleri.
Unutmadan, House çok ama çok üzüldü. O kadar üzüldü ki, saçmaladı. Halbuki eve gidip ağlamalıydı. Wilson ile yaptıkları konuşmada insanın midesine oturacak cinstendi. Bir de, bi önceki bölümde Wilson'ın "You will en up alone" deyişi çıkmıyor bir türlü aklımdan. Yankılanıyor, yankılaniyor, yankılanıyor...

Neler İzledim? 4 (Pek çok farklı dizi hakkında feci şekilde spoiler içerir, küfretmeyin sonra)

3 Nisan 2009 Cuma

House M.D. 5X19 Locked In

Nasıl başlasam bilemedim. Heyecanlandırıcı ve sarsıcı bir bölümdü. Ama House bunu hep yapıyor. Tempoyu düşürüyor biraz. Sonra, sezon bitmeye yakın, öyle bir bölüm yapıyor ki, tüylerinizi diken diken ediyor, şok ediyor, ne diyeceğinizi bilemez hale getiriyor. LOcked In, süper kurgusuyla, süper hikayesiyle, süper çekim teknikleriyle; bu geleneği sürdürdü.

Dün birkaç yerde 19.bölümün çok güzel olduğunu okuyunca heyecanlanmıştım. Hele ki 20. bölümün promosunu izleyince yerimde duramaz hale geldim. Büyük bir keyif ve beğeniyle izledim. Herkes "Dalgıç ve Kelebek" filmini benzediğini söylüyor hikayenin, ben izlemediğim için bilemeyeceğim. Ama oldukça ürkütücü bir durum. Hepimizin yaşadığı bir kabus gibi, hani şu bağırırsınız ama kimse duymaz, hareket etmeye çalışırsınız hiç bir uzvunuz sözünüzü dinlemez... Asıl hikaye bu idi belki ama aslında arka planda anlatılan daha önemli şeyler vardı; house neden middletown'a gitti? Psikoloğa gittiği gerçek olabilir mi? Ya da Taub'u neden işe geri aldı? Bunları 20. bölümde cevaplayacaklarını umuyorum. Son sahne kafamı oldukça karıştırdı aslında, bir gönderme miydi house'un yalnızlığına bu sahne yoksa gerçektede böyle bir semptom mu ortaya çıktı, bunların cevabını da 20.bölümde alacağız umarım. Bu arada kulislerde konuşulanlar, 20. bölümde sevdiğimiz ve beklenmedik birinin öleceği yönünde, içime Chase olacak bu karakter gibi doğuyor ama diğer yandan ölecek karakterin 13, Cuddy yada Chase olmayacağı da söylenmiş. Göreceğiz bakalım...
Aşağıda sabırsızlıkla beklediğimiz ve yüreğimizi hoplanan 20. bölüm promososunu izleyebilirsiniz;

House MD Season 5 Episode 20
Yükleyen AllainMcCain

Bu arada "Save the cheerleader, save the world!" :D

Slumdog Millionaire - 8 Oscar mı? E daha iyisi var bunun...

2 Nisan 2009 Perşembe


Sonunda ben de izledim Slumdog Millionaire'i. Bu senenin ödül şampiyonu filmi Danny Boyle yönetti. Kendisini -özellikle- "Shallow Grave", "Trainspotting" ve "28 Days Later" filmlerinden hatırlıyoruz. Halbuki ben en çok, "A Life Less Ordinary" filmini severim. (Çok istemekle beraber türlü olanaksızlıklar sonucu Millions ve Sunshine ı izleyemediğimi belirtmeliyim bu noktada)

Slumdog Millionare'i oldukça sevdim. Kurguya ve hikayeye bayıldım. O küçük çocukların yanaklarını mıncık mıncık sıkmak, esas karaktere "Çayvalla (Çaycı)" diye diye onu rezil etmeye çalışan adama kafa göz dalmak, abisinin ise ağzını burnunu kırmak istedim. Ama... Oscar her ne kadar -bence- bir filmin başarısının ölçütü olmasa da, dünyanın en çok bilinen ve en prestijli ödülü. 8 oscarı niye aldı bu film diye sorası geliyor insanın. Tabi oscarın dinamikleri biraz farklı. Bence bu sene, "Evet artık Danny Boyle ödül vermemizin vakti geldi.." şekinde bir düşünceyle, 8 adet heykelciği layık gördüler filme. Zira, bu filmin daha iyisi var, "Cidade de Deus" (City of God, Tanrıkent) 2003 yılında, İstanbul Film Festivalinde izlediğim bu harika film, hala, festivalde izlediğim en iyi film olarak birinci sıradaki yerini koruyor. Brezilya'nın varoşlarındaki üç dönemi anlatıyor film ve gerçek bir hikayeye dayanıyor; Fernando Meirelles yönetti. Zamanında 4 dalda oscara aday oldu en iyi film dahil, hiçbirini alamadı. Hem hikayesinin sağlamlığı, hem kurgusu açısından çok ama çok daha başarılı bir film. Bazı sahneleri kurgu adına ders olarak okutulabilir diyorum, daha ne diyeyim. Slumdog Millionare 8 oscar almışken, Cidade de Deus'un hiç oscar almamış olması adaletsizlik...

Daha iyisi için bakınız; Cidade de Deus