Don Draper'ın Kadınları

21 Aralık 2010 Salı



Mad Men 4 sezonu geride bıraktı; aldığı onlarca ödül ile birlikte. Eğer izlemiyorsanız "O kadar güzel dizinin içinden neden hep bu topluyor Emmy'leri, Golden Globe'ları? " diyor olabilirsiniz siz de benim bir zamanlar yapmış olduğum gibi. Ama bu işten biraz olsun anlıyorsanız izlediğinizde siz de fark edeceksiniz ki aldığı tüm ödülleri hak ediyor Mad Men.

Bildiklerimizden farklı olarak hikaye değil tamamen karakter odaklı bir dizi olduğundan, oldukça ağır gelebilir bu dizi standart izleyiciye. 1-2 sezon üst üste izlenmiyor. Zamana yaymak gerekiyor, vakit ayırmak gerekiyor bu diziye; sindirmek gerekiyor. 

"Beat kuşağından hemen sonra Hippi kuşağından hemen önce"ki geçiş dönemini alıyor arka plana, reklamcılığın en parlak dönemini anlatıyor bize. Arka plan inanılmaz ayrıntılarla doluyken dönemin atmosferini yansıtması bakımından inaılmaz derecede başarılı. Arka plandaki tüm o ayrıntılar içerisinde benim için en önemlisi dönemin "kadın hareketi"ni temsil eden Peggy Olson önderliğinde anlatılan kadınların iş dünyasında var olma çabası. 

William Morris Der Ki;

12 Aralık 2010 Pazar


Fakat, yine de, daha sakin bir şekilde söylemek gerekirse, toplumun uygun yaş olarak gördüğü çağa eriştiklerinde çocukların okullara tıkılmasını uygun buluyorsunuz. Bu esnada yeteneklerini ve mizaçlarını göz ardı ederek ve gerçeklere sırt çevirerek onları bir "eğitime" tabi tutmak istiyorsunuz. Dostum, böyle bir işlemin bedensel ve ruhsal gelişim gerçeğini göz ardı etmek anlamına geldiğini göremiyor musunuz? Hiç kimse böyle bir öğütücüden sağlam çıkamaz, öğütülmeyenler yalnızca isyan ruhu güçlü olanlar olabilir. Çok şükür ki çocuklar bütün zamanlarda isyankar ruhlu olmuşlar, yoksa bugünkü konumumuza nasıl gelirdik hiç bilemiyorum.

Gelecekten Anılar, Bir Huzur Çağı...

Bayramlık "Bergama" Gezisi

30 Kasım 2010 Salı


Bu yıl Kurban Bayramı tatili iki açıdan faydalı oldu demiştim ya burada  bunlardan ikincisi ailecek yaptığımız Bergama gezisi oldu.

Bundan bir kaç bayram öncesi de Assos'a gitmiş çok beğenmiştik, babam o zaman "Burayı beğendiyseniz Bergama'ya bayılırsınız" demişti; hakikaten de öyle oldu. Ben zaten Berlin'de Bergama Müzesini gezmiş, Türkiye'den götürülenleri gördüğümde oldukça şaşırmıştım ve Türkiye'deki kalıntıları gezmeyi de çok istiyordum. En sonunda başardım :)

Bergama'da sırasıyla Akropol, Kızıl Avlu ve Asklepieion'u gezdik.

Due Date - Git Başımdan Vizyonda!

28 Kasım 2010 Pazar


Dün akşam Sinemazon'un davetlisi olarak İstinye Park AFM Sinemalarındaydık, Due Date - Git Başımdan filminin basın gösterimi için. 


Due Date'in yönetmeni daha önce Hangover filmini de yönetmiş olan Todd Philips. Başrollerde ise Hangover'de Todd Philips ile birlikte çalışmış olan Zach Galifianakis ve Robert Downey Jr. bulunuyor. 


Due Date, bir yol hikayesi, oldukça komik bir yol hikayesi aslında. Ethan ( Zach Galifianakis), Peter'ın (Robert Downey Jr.) ve kendisinin uçağa binmekten men edilmesini sağlıyor; karakter olarak oldukça zıt olan bu iki adam Peter beş parasız ve de kimliksiz kaldığı için, Ethan'ın kiraladığı otomobille Atlanta'dan Los Angeles'a doğru yola çıkıyorlar. Peter bu fikirden her ne kadar hoşlanmasa da karısının doğumuna kadar eve varmak için bu teklifi kabul ediyor ve maalesef hayatının en büyük hatasını yapıyor!

Aklımdan Çıkmayan Filmler "La Mome"

23 Kasım 2010 Salı


Muhtemelen daha önce de yazmışımdır burada bir yerde. Ama tekrar söylemekte fayda var. Kitaplardan, filmlerden hatta dizilerden etkilenen bir insanım. (Egomu şımartmak adına "sanatçı duyarlılığı" diyorum ben buna )

Okuduğum hiç bir kitaptan sonra, izlediğim hiç bir filmden sonra aynı insan olamıyorum ben. Tabi diğerlerinden daha etkileyicileri çıkıyor aralarında... İzledikten sonra düşünmeden edemediğim. Hatta günler geçse de kendimi düşünürken yakaladığım.

La Mome'da bunlardan biri.

Bir insan nasıl bu kadar hüzünlü bakabilir?
Uzun zamandır izlemek istiyordum, Kurban Bayramı tatiline rastgeldi. (Bu yıl tatil iki açıdan faydalı oldu benim için; biri bu film, diğeri de Bergama ziyaretim, bu ziyaretten de bahsedeceğim başka bir iletide)

La Mome, Edith Piaf'ın hayatını anlatan bir film. Başrolde Marion Cotillard oynuyor ve bu filmdeki rolüyle kendisi en iyi kadın oyuncu dalında Oscar aldı, ki bence fazlasıyla da hak etmiş. Marion Cotillard'ı Jeux d'enfants filminden bu yane tanıyor ve seviyorum. Her ne kadar bu film için oldukça "çirkin"leştirilmesi gerekse de, her açıdan harika...

Edith Piaf  trajik bir hayat yaşamış maalesef. Kısacık ömründe, 80 yıllık üzüntü biriktirmiş olacak ki, öldüğünde 47 yaşında olmasına rağmen çok, çok daha yaşlı görünüyormuş. Yaşadıklarını burada sıralamanın manası yok. Ama bu film, daha doğrusu bu hayat hikayesi bir sebeple benim aklımdan hiç çıkmayacak; o sahne hep benimle olacak, onu paylaşmak istiyorum işte. Bu yazının amacı o.


Edith Piaf evli bir adama aşık oluyor, belki de ömrünün en mutlu yıllarını bu aşık olduğu dönemde geçiriyor. Bir akşam dayanamıyor daha fazla ve sevdiği adamı, hayatının aşkını yanına çağırıyor, taa Fas'tan.

Sabah yataktan sevgilisinin öpücükleri ile uyanıyor, ona kendi elleriyle kahve yapıp getiriyor ve onu yatakta bırakıp aldığı hediye saati aramaya gidiyor. Edith hediyesini ararken dostlarını görüyoruz arka planda, inanılmaz üzülmüş şekilde. Ve sonra birisi söylemek zorunda kalıyor " Şimdi çok cesur olmalısın Edith, dün gece bir uçak kazası olmuş..." Edith çılgınlar gibi yatak odasına koşuyor ve sevgilisini arıyor. Ama bulamıyor. Ve sonra dehşetten, üzüntüden çıldırmış bir kadın göüyoruz, sevgilisinin adını haykıran...

Tek sahne. Tek sekans. İnanılmaz... Zaten hikaye oldukça etkileyici. Bir de üstüne Marion Cotillard'ın enfes oyunculuğu. Filmin kesinlikle en iyi sahnesi. Hatta tüm zamanların en iyi sahnelerinden biri...

Edith Piaf'ın bilinen, sevilen çok şarkısı var ama ben Non, Je ne regrette rien'i paylaşmak istiyorum sizinle zira kendisi "Bu benim, bu benim hayatım" diyor.



hayır, hiç, ama hiçbir şeyden
hayır, hiçbir şeyden pişman değilim.

The Walking Dead ve Zombi Korkum

4 Kasım 2010 Perşembe


Bildiğiniz üzere ekranlara yeni bir dizi düştü; "The Walking Dead". Bildiğiniz üzere diyorum zira bilmemek mümkün değil, dizi resmen bağıra bağıra geldi. Çok fazla reklam yapıldı. ben de bu durumda kayıtsız kalamadım tabi, ilk bölümünü dün akşam izledim. Dizi ile ilgili görüşlerimi biraz sonraya erteliyorum ama öncelikle söylemek istediğim başka bir şey var: ben zombilerden korkuyorum arkadaş!

Herkesin korkuları farklı elbette. Ve eminim bunların hepsinin psikolojik bir açıklaması vardır. Ben de doğaüstü yaratıklar içinde en çok zombilerden korkuyorum, yavaşlıkları sebebiyle en az korkulması gereken olmasına rağmen.

Dün gece de, diziyi izledikten sonra başladım planlar yapmaya. "Evde kaç gün yeterli erzak var acaba?", "Bu çelik kapı yeteri kadar güvenli mi?", "Camları tahta ile kapamak istesem çekiç/çivi var mı evde?", "Peki mum var mı?"... Ve ben bunları düşünmekten saatlerce uyuyamadım. Bir de insan bir beyzbol sopası olsun istiyor yanında güvende hissedebilmek için, şöle zombi yaklaşsa da kafasına kafasına indirsem...

The Crow - Brandon Lee'yi Kaybettiğimiz Film

1 Kasım 2010 Pazartesi


It Can’t Rain All The Time*

Çocukluğumdan hatırladığım, ilk aşık olduğum sinema yıldızı idi Brandon Lee. The Crow vasıtasıyla; Eric Draven karakteriyle tanıdım kendisini ve trajik ölümüydü beni ona çeken. İlkokuldan kalma günlüklerimin içinde duruyor The Crow filmi ile ilgili kesilmiş birkaç gazete küpürü. O günden bugüne trajik ölümler hep takibimde oldu nedense; zirvede bırakanları hep sevdim.

The Crow en sevdiğim kült filmler arasında olduğundan zaman zaman açıp izlerim, aklıma düşer. Ama bu yazının bugün yazılıyor olmasının bir başka sebebi daha var; bugün 31 Ekim; yani Cadılar Bayramı. Filmi izlediyseniz (umarım izlemişsinizdir) bilirsiniz; Eric ve Shelley Cadılar Bayramı’nda evlenmeyi planlıyorlardı ama ondan bir gün önce yani “Şeytan’ın Günü“nde öldürüldüler.


Alex Proyas’ın yönettiği ve bir çizgi roman uyarlaması olan The Crow ( Karga denilebilir ama en uygunu Kuzgun) pek çok yönden büyük önem arz ediyor. Yıl 1993′tü bu film çekilirken ve Brandon Lee aynı babası Bruce Lee gibi şaibeli bir şekilde hayatını kaybetti; sette boş olması gereken bir silah aslında doluydu ve Brandon Lee gerçekten vuruldu. 27 yaşındaydı öldüğünde, tarih 31 Mart’tı ve biz yakın zamanda iki sevdiğimizin ölümüyle daha karşılaşacaktık; trajik ölümleriyle: River Phoenix ve Kurt Cobain… 90′lar hepimiz için çok zor geçti.

Atmosferi itibariyle karanlıktır; karanlık ve yağmurlu bir “Gotham City“dir adeta. Gün ışığında çekilmiş tek bir sahnesi yoktur; neredeyse siyah beyazdır ve tümüyle gotiktir bu film.

Pek çok yönden önem arz ediyor demiştim; öncelikle başarılı yönetmen Alex Proyas filmigrorofisinde ilk sıralarda yer alıyor. Yönetmenin önemli filmlerinden ve yine 90′lar sinemasının başarılı örneklerinden. Tüm şarkıları harika olan pek müstesna bir de soundtrack’i var ama o konuya daha sonra yine değineceğiz. The Crow; gotik akımı tanıttı bize aslında. O dönemin karamsarlığını ve gençliğin yitmişliğini bize öyle iyi anlattı ki; hepimizin beynine işledi tüm sahneleri. Belki de sırf bu yüzden benim çocukluğumun – ilk gençliğimin en önemli filmi The Crow…



Eric Draven; bir rock şarkıcısıdır ve sevgilisiyle yakın zamanda evlenmeyi planlamaktadır. Bir akşam çok kötü bir şey olur ve ikisi de feci şekilde öldürülürler.

Der ki The Crow’da ; ”Bir zamanlar insanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölüm ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama bazen çok kötü bir şey olduğunda büyük bir keder de taşınırdı ve ruh rahat edemezdi. O zaman bazen, sadece bazen karga yanlış şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilirdi..” ve filmin hikayesi de aslında bu mite dayanır; bir karga Eric’i sevgilisinin ve kendisinin intikamını almak için dünyaya geri getirir.

Çizgi romanın yaratıcısı James O’Barr. Kendisi nişanlısını bir trafik kazasında yitirince acısını çizime vererek hafifletmeye çalışmış; zira nişanlısı sarhoş bir sürücü tarafından öldürülmüş. Daha sonra ise gazetede bir çiftin nişan yüzükleri sebebiyle öldürüldüğü haberini okuyunca çizimlerini bir hikaye üzerinde şekillendirmeye başlar. İl çalışmalarına 1981 yılında Berlin de başlayan James O’Barr hikayesinde kullandığı karakterleri kendi hayatından esinlenerek yaratmıştır hatta filmde geçen T-Bird, Tin-Tin,Funboy gibi isimleri duvar yazılarında görmüş. (Öyle diyor vikipedi) Ve zavallı adam; çekimler sırasında yakınlaştığı Brandon Lee’nin trajik ölümünün ardından; hayattan ikinci darbesini yer… The Crow çizgi romanı ayrıca tüm zamanların en çok satan hem bağımsız hem siyah-beyaz çizgi romanı.



Soundtrack mevzusuna tekrar değineceğiz demiştim, tüm şarkı listesi şu şekilde;

1. Burn – The Cure
2. Golgotha Tenement Blues – Machines of Loving Grace
3. Big Empty – Stone Temple Pilots
4. Dead Souls – Nine Inch Nails
5. Darkness – rage against the machine
6. Color Me Once – Violent Femmes
7. Ghostrider – Rollins Band8. Milktoast – Helmet
9. The Badge – Pantera
10. Slip Slide Melting – For Love Not Lisa
11. After the Flesh – My Life With the Thrill Kill Kult
12. Snakedriver – The Jesus & Mary Chain
13. Time Baby III – Medicine
14. It Can’t Rain All the Time – Jane Siberry

The Cure, Stone Temple Pilots, Nine Inch Nails, Violent Femmes,RATM gibi müthiş grupların her biri birbirinden başarılı şarkılarından oluşmuş bu soundtrack; gönül rahatlığıyla gelmiş geçmiş en iyi soundtrack olarak isimlendirilebilir. Hadi o kadar abartmayalım en iyiler listesinde kesin ilk 3′e girer demekle yetinelim.


“Binalar yanar, insanlar ölür ama gerçek aşk ölümsüzdür” demeye çalışıyordu The Crow aslında sadece bize, belli ki bu derece kült bir film haline geleceğini bilmiyordu. Ama biz, Eric’in çatıda gitar çaldığı sahne gibi pek çok sahneyi kültler arasına soktuk ve yaşıtımız (ben 84 doğumluyum) kime sorsak bu filmi; kesinlikle söyleyeceği bir kaç cümle olacaktır; hepimizi çok iyi hatırlıyoruz.

Bu arada; sinema camiasına yönetmen olarak Alex Proyas’ın yanında bir de oyuncu armağan etmiştir bu film onu da unutmadan ekleyelim; muhtemelen şaşıracaksınız ama bu isim Bai Ling.


İlerleyen zamanlarda 3 adet devam filmi çekildi ancak ilk filme duyduğum derin saygı sebebiyle bunlardan bahsetmemeyi tercih ediyorum. Anlayış gösteriniz.

Eminim, okuyanlar ellerinde mevcutsa filme bir göz atacaklar bu akşam ya da en kötü ihtimalle açıp albümü dinleyecekler. İzlemeyenler de izlemek isterler umarım. Herkese mutlu bir cadılar bayramı ve iyi anma’lar diliyorum!

*Her zaman yağmur yağmaz/yağamaz.

Ekim Sonu Haberleri

25 Ekim 2010 Pazartesi


* 26 Ekim'de Sons of Anarchy, Belfast'ta geçecek 90 dakikalık bir özel bölümle ekranlarda olacak. Bu bölümün ismi "Lochan Mor". Tanıtım filmini buradan izleyebilirsiniz.


* Gossip Girl yıldızı Taylor Momsen ile ilgili hemen her gün "çılgın" bir haber düşüyor sitelere. Setlerde sigara içmesi, dergilere yarı çıplak pozlar vermesi sansasyonel haber niteliği taşıyor. Zira, kendisi daha 16 yaşında! En son çıkan haber ise Momsen'in hard-rock grubuyla alakalı; kendisi konser sırasında sahnede göğüslerini açmış olması. Ailesini göreve çağırıyoruz ;)

Fringe'in Gelecek Konuğunu Hepiniz Çok Seveceksiniz

21 Ekim 2010 Perşembe

İki haftalık bir ara veren ve 4 Kasım'da ekranlara dönecek olan Fringe'in ilerleyen zamanlarda hepimizin yakından tanıdığı ve çok sevdiği bir konuk oyuncusu olacak. Walter Bishop karakterinin müziğe olan tutkusunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu konuk oyuncunun da Walter'in hayranı olduğu bir müzik idolünü canlandırması planlanıyor.

TV Guide'in yaptığı açıklamaya göre bu rol için düşünülen oyuncu "Geleceğe Dönüş" filmlerinde Dr. Emmett Brown olarak ünlenen Christopher Lloyd!

AYRILIK ÖYKÜLERİ

7 Ekim 2010 Perşembe

I.                   Melek değilmişim-di. Melek değil mi, şimdi?

           Susuyoruz. Sanki konuşmasam sonsuza dek susmaya devam edecekmişiz gibi.Bazen denemeyi düşünmüyor değilim konuşmasam sonsuza dek susabilir miyiz acaba? Bu kadar cesur değilim. Hem sonsuzluk çok uzun sürer eminim. Ben bu kadar sabırlı değilim. Ben onun kadar sabırlı değilim.

           O kadar uzun süre sustuk ki, yeniden konuşmaya başlamak zor olacak. Cümle kurmaya çalışsam sesim bu sessizlikte iğreti duracak biliyorum. Ama ben konuşmazsam o hep susabilir. Of. Rahatsız edici olmaya başladı bu. Huzursuzum. Niye huzursuzum sanki?
O nasıl rahat olabiliyor bu kadar?

           Aralarındaki bira şişelerini bir kenara aldı. Sonra çantayı ve sigara paketlerini de. Sessizce yapıyordu bunu sanki adamın dikkatini çekmekten ve vereceği tepkiden korkuyormuş gibi. Araları boşalınca yavaşça kaydırdı kalçasını adamınkinin yanına. Oldu işte, artık dizlerinin üstüne başımı koyabilecek kadar yakınındayım. Elini yüzüne koydu adam.

           Bunu yapmak istemiyordum aslında. Bu yapılmasını istediğim şey. Neden? Neden yalnızca bir kez olsun o yanaşıp dayamıyor başını omuzlarıma? Neden sadece bir kez olsun “Sev beni, sana çok ihtiyacım var…” demiyor?

Evet bunu yapmak istemiyordum. Yapmasını istiyordum.

-          Buradan İstanbul çok güzel görünüyor.
-          Evet. Bence de…
-          Sen bilemezsin ki… Ben yattığım yeri kastediyordum. Yani tam olarak ‘buradan’.

           Öp beni ne olur… Öyle ihtiyacım var ki buna. Biraz sarılsa geçecek sanki her şey. En başına dönmenin bir yolu yok mu? Olmalı… Ama olsundu. Keşke kendimizi ‘yeniden başlat’abilsek. Olayları hatırlayamıyorum ama kırgınlıkların ağırlığı hala yüreğimde. Hala hatırlamadığım şeylere üzülüyorum.

           Ne zaman yabancılaştık biz birbirimize bu kadar? Biliyordum böyle olacağını… Ayrı kalmanın sınırını, dozunu çok iyi ayarlamak gerek. İnsanlar birbirlerinden uzaktayken eğer değişmeye başlarlarsa ve bu duygusal değişimin ucunu kaçırırsa karşınızdaki; daha fark etmeden bir de bakmışsın bambaşka bir insan olmuşsun.  Ah, biliyordum böyle olacağını. Ama bir yerde benimde gururuma yenik düşeceğimi o da bilmeliydi. Kaçırdı işte. Düşünüp duruyorum ne zamandır. Söylemek istediklerimi ona anlatabilecek, konuşacak, duygusal değişim sürecimden onu haberdar edecek fırsatım olmadı. Olmadı ve ben değiştim. O bunu fark edemeyecek kadar yoktu. Uzakta değildi ama yakınımda hiç değildi. Kendisiyleydi… ah. Fark etmeliydi. Edemedi.

           Yine susuyoruz. Sanki yokuz ikimizde. Hiç olmadık. Burası yok. Yok işte. Olmama hali. ‘Farkındasın ve istemiyorsun. İstememe hali bu…’  Nereden geldi şimdi bu cümle aklıma…

         Ağlamak üzereyim. Burnumun sızısından belli…Ya ağlarsam ve o fark edip “Neyin var?” derse. Öyle ya gerçekten… Neyim var benim? ( Ya da yok… ) neyse…
Nasılsın sorusuna verilebilecek cevabım var mı benim?

Nasılsın? Sanki beni hiç umursamıyormuşsun gibiyim.
Nasılsın? Daha iyi hissettiğim günler olmuştu.
Nasılsın? Sanki beni günlerdir aramamışsın gibiyim.
Nasılsın? Sanki yanımda yokmuşsun gibiyim.
Nasılsın? Sanki şuanda kucağında yatmıyormuş gibiyim.
Nasılsın? Sanki az sonra seni terk edecekmişim gibiyim.


Ya da…
Nasılsın? İyiyim.

         Bu soruya verilebilecek yüzlerce yanıtın yanı sıra baştan savmak daha kolay olacak ikimiz içinde. Zaten… Ne zaman nasılsın dedi ki şimdi desin. Bense hala en iyi cevabı bulmaya çalışıyorum. Acınacak haldeyim. Tanrım!

        Tartışmak istemiyorum. Ama o ısrarla neyin var dememeye devam ediyor. Of. Bu sonsuza dek sürebilir, biliyorum.

        Hayır. Konuşmayacağım. Bunu çok yaşadık. Öyle çok sefer ki, bunu bir daha yinelemenin manası yok artık. O güç bende de yok zaten. Yorgunum. Yorulacağımı söylemiştim. Fark etmeliydi. Önemsemeliydi. Bu beni kahrediyor. Böyle olması gerekmiyordu. Onun için hala bir sorun yok. Nasılda görmüyor beni? Nasılda görmüyor gittiğimi…Anlatmaya çalışsam mı acaba? Ne diyebilirim ki? Anlatacak bir şey yok.

-          Eve gitmem gerek.

         Kalktılar. Her zaman döndükleri yoldan gidiyorlardı yine. Aylardır olduğu gibi. Kız adamın elini tutmamıştı bu sefer ama adam fark etmedi. Fark etse her şey daha farklı olabilirdi. Belki.

        Birazdan şu lanet otobüse bineceğim ve yine her şey bitmiş olacak. Yine konuşmamış olacağız. Yine güzel hiçbir şey söylememiş olacak. Yine düzelmemiş olacak. Yine kötü bir gece. Yine bütün gece acı. Yine…   O kadar az vaktimiz kaldı ki… Ben dayanamıyorum artık. Daha fazla bekleyemeyeceğim.

-          Gidiyorum ben.
-          Farkındayım.
-          Öyle değil. Temelli gidiyorum. ‘sen’den gidiyorum.
-         
-          Ben çok yorgunum. İstemiyorum artık bu ilişkiyi. En basit nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Ani oldu üzgünüm. Aslında ani değil, günlerdir her dakika gidiyorum senden, gidiyordum, sen fark etmedin. Anlatmaya halim yoktu. Seni seviyorum. Çok seviyorum. Hep seveceğim, belki. Biliyorum, bundan sonra hayatıma giren herkesi seninle aldatacağım. Ama üzgünüm, çok üzgünüm. Daha fazla dayanamayacağım.
geçen gün beni mutlu edebilecek bir başkasını hayal ederken yakaladım kendimi. Sen bir insanın birlikte mutlu olmayı umabileceği türden biri değilsin. Bir süre sonra yorulacağımı ikimizde biliyorduk. N’olur affet beni. Ama çok yorgunum. Gitmek istemiyorum, biliyorsun.


Kal’ desen.
Dönüşüm yok artık.

-          Hoşça kal.
-          Sende.

Zor bir gece olacak.
Peki; “Terk eden giden midir, yoksa kalan mı..?”

Filmekimi 2010

15 Eylül 2010 Çarşamba

Sonbaharın festivali "Filmekimi" bu yıl 8-14 ekim tarihleri arasında gerçekleşecek. Bu yıl 9.kez düzenlenecek olan festivalin programı 21 Eylül'de açıklanacak olup; bilet satışlarına ise 25 Eylül'de başlanacak.

Bu yıl yine 30'a yakın film izleyicileri bekliyor olacak, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yılda akşam 21.30 seansları galalara ayrılmış olacak. Festivalde yer alacağı açıklanan bazı filmler ve yönetmenler ise şu şekilde;

Route Irish - Ken Loach 
Inhale - Baltasar Kormakur
Get Low - Aaron Schneider
The Tree - Julie Bertucelli

Program açıklandığında sizlerle paylaşıyor olacağım...

Yüz Yıllık Yorgunluk

7 Eylül 2010 Salı

Yorgunum. Çok yorgunum.

Kendime çok yüklenmiş olmalıyım. Bu yorgunluk için kimseyi suçlamak istemiyorum. Sorunlarını "sevgi"yle çözmeye çalışan bir ahmak olarak böylesi yorulmam çok normal.

Bir süredir beynim kafatasımın içinde civa kıvamında salınıyor. Yalnızca uyuduğumda başım ağrımıyor ve neredeyse 12-14 saat uyuyorum. Öylesi bir yorgunluktan bahsediyorum evet.

Ben duruyorum artık. Çabalamak istemiyorum.  Halim kalmadı mücadele etmek için.

Son bir aydır, aslında ilginizi çeken şeyler yazamadığımın farkındayım :) Günlük gibi oldu evet. Mazur görünüz. Bayram tatilinin ardından, yeni sezonla birlikte, umarım yenilenmiş olarak, kaldığım yerden devam edeceğim.

Sevgiyle...

Ölümün Olduğu Yer

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Bir arkadaşımın babası vefat etmiş. Az önce aldım haberini. Şu an kalan her şey manasız. Çünkü, ölümün olduğu yerde daha ciddi bir şey yok.

Baş sağlığı dilemek gerek. Ama o bile manasız geliyor. Nasıl sabredilir, nasıl ayakta kalnır onu da bilmiyorum.

Ne kadar boş işlerle uğraşıyoruz değil mi? Söz konusu ölüm olduğunda, kalan her şey manasız...

Beni Beni

27 Ağustos 2010 Cuma



bab-ı ihsanından mürüvvet eyle mürüvvet eyle 
karıştırma her bir eşyaya beni 
bakma isyanıma dost dost merhamet eyle 
ulaştır menzili a'laya beni beni dost beni beni 

beni beni beni beni sultanım beni beni 
ulaştır menzili a'laya beni beni dost beni beni 

kün buyurdun her eşyayı yetirdin yali yetirdin 
mevcudatı kemaline getirdin 
yaptın arş'ı kürş'ü çıktın oturtun 
düşürdün dünyayı dost dost 
kavgaya beni beni dost beni beni 

beni beni beni beni sultanım beni beni 
düşürdün kavgaya beni beni dost beni beni 

dertli'ye tükenmez nice dert verdin ala dert verdin 
ne çekmeğe sabır sabır ne gayret verdin 
ne saltanat verdin ne devlet verdin verdin 
ya niçin getirdin dost dost 
dünyaya beni beni dost beni beni 

beni beni beni beni sevdiğim beni beni 
çok şükür bir dara dost dost yitirdin beni beni

aşık dertli

Kurmaca

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Eğer o yoksa, sürekli bir diş fırçasının tehdidi altındasın. Her banyoya gittiğinde, her elini yıkadığında, her dişini fırçaladığında oradan pişkin pişkin sırıtıyor sana. "Yok"luğunu kendi varlığıyla ispat ediyor sürekli. Diş Fırçası. En büyük düşmanım. Orada duruyor, fırsat kolluyor ve gülüyorsun biliyorum.

We Heart It!

20 Ağustos 2010 Cuma

http://weheartit.com/ diye bir site var, visual bookmark olarak geçen. Bu siteden beğendiğim fotoğrafları eklemek istiyorum buraya...
Geçmiş, gelecek, dün, bugün, hayal, gerçek, rüya... hayatımla ilgili olan yada ilgili olmasını istediğim objeler...

Inception Üzerine Bir Kaç Not

17 Ağustos 2010 Salı


Bence, son yılların en heyecan uyandırıcı filmi "Inception". Hatta beni Avatar'dan daha heyecanlandırdı diyebilirim. İyi bir film yapmak için 3D'ye gerek yok, farklı dünyalar yaratmaya da gerek yok. Christopher Nolan, yalnızca rüyaları kullanarak başarmış tamamen yeni bir evreni bize göstermeyi, yeni bir evren yaratmaya gerek duymadan...

Her popüler kültür malzemesi için olduğu gibi bunun için de çok şey yazılıp çizilecektir. Sırf popüler olduğu için iyi diyenler gibi yine aynı sebeple kötü diyenler de olacak.

U-mutsuz

13 Ağustos 2010 Cuma


Mutsuzluğun "u" hali.
Umutsuzluk...

George Clooney'nin son filmi "Centilmen"

4 Ağustos 2010 Çarşamba



Oscarlı oyuncu George Clooney, ilk filmi “Control” ile haklı bir saygınlık kazanmış yönetmen Anton Corbijn’in ikinci filmi olan "The American"da başrolde karşımıza çıkacak. Film, 1 Eylül tarihinde Amerika'da gösterime girecek. The American (Türkiye'de gösterim ismi "Centilmen" olacak)Martin Booth imzalı “A Very Private Gentleman” adlı romandan sinemaya uyarlanmış.

"Dedikodu" Kaldığı Yerden Devam Ediyor




Gossip Girl, 4. sezonuyla 13 Eylül 2010'da ekranlara geri dönüyor. Yeni sezon bölümlerinin ilk ikisinin ismi "belles du jour" ve "double identity" olarak açıklanmış (değişme ihtimalleri var)

Yeni sezon ile ilgili fotoğraflar da yayınlanmaya başlandı. Bunlardan bazılarını yazının devamında bulabilirsiniz.

True Blood 3.Sezon 8.Bölüm "Night of the Sun"

3 Ağustos 2010 Salı

\

True Blood'da tansiyon sezon ortasına doğru iyice yükseldi. Özellikle son iki bölümdür heyacan dinmiyor. olayların gittikçe "kanlı" bir hale geldiğini de belirtmek gerek.

Geçen hafta yayınlanan ve yine çok kritik bir noktada biten 7.bölümün ardından 8. bölüm olan "Night of the Sun" 8 ağustosta yayınlanacak. Bu bölüme ait tanıtım videosunu bu linkten izleyebilirsiniz.

\

Hem 7. bölüm hem de 8. bölüm tanıtım filminin ardından  merak ettiklerimizi şu şekilde sıralamamız mümkün;

* Sookie ve Bill ayrılıyorlar mı yoksa?
* Sookie ile Alcide arasında bir yakınlaşma olabilir mi?
* Kral ve yeni Kraliçe Sophie Ann'in geleceği nasıl olacak?
* Debbie Alcide'in peşinden gelecek mi, gelirse ne yapacak?
* Lafayette'in aşk hayatı ne olacak?
* Eric, intikamını alacak mı? Ailesinin katlinin ardındaki gerçekler neler?
* Sookie, gerçekte ne? Kraliçe niçin onun peşinde? Gördüğü rüya/halüsinasyon aslında neydi? Neden kan grubu yok? Niçin kanının hemen hepsini içen bill güneş ışığından etkilenmemeye başladı?
* Franklin gerçekten öldü mü, yoksa geri dönüp tara'ya tekrar musallat olacak mı?


Sorular haricinde öğrendiklerimiz de var, Alcide ile Debbie'nin çocuk meselesini yüzünden ayrıldıklarını ve Sam'in ailesinin köpek dövüşü işine bulaştıklarını öğrenmiş olduk. Ayrıca gelecek bölümde, Lafayette'in annesini yakından tanıma fırsatı bulacakmışız ve Jessica ile Bill en sonunda kavuşuyorlar birbirlerine...

Sezon finaline yalnızca 5 bölüm kaldığını da hatırlatmakta fayda var...

Her Hafta Bir Kitap Projesi - 9.Kitap "Silahşor'un Doğuşu"

21 Temmuz 2010 Çarşamba


Kara Kule destanı, çizgi roman olarak en baştan ve bir kez daha anlatılacak. Bu serinin ilk cildi de, "Silahşor'un Doğuşu". Büyücü ve Cam Küre isimli serinin 5.kitabında Silahşor Roland'ın gençliğini, silahşor oluşunu ve ilk aşkını anlatan kısım, yani başlangıç, çizgi roman olarak karşımızda.  Kara Kule serisi gibi, bu seri de Altın Kitap'lar dan çıktı. Çok kaliteli bir basım. Ama benim için, özellikle içerik olarak çok büyük bir hayal kırıklığı oldu.

Eğer kitabı okumamışsanız, çizgi romanı anlamanız mümkün değil. Hikaye çok kopuk, hemen hemen hiç bir şey anlatılmıyor. Büyük eksiklikler/değişiklikler var.(Belediye başkanı Thorin, Susan Delgado'ya tecavüz etmedi asla, Susan yalnızca Roland ile birlikte oldu ve bu sebeple de ilk seferinde gidip saçlarını kesmişti - çok büyük bir yanlış yapılmış çizgi romanda!)  Ve bence çizimler de tatmin edici değil. Okunabilecek en başarılı aşk hikayelerinden birine, bu kadar yüzeysel yer verilmesi hiç olmamış. Tabi ki diğer ciltleri de okuyacağım, hali hazırda Amerika'da 5 cilt yayınlandı şimdiye kadar ve Altın Kitap'lar da yakın zamanda ikinci cildi basmaya hazırlanıyor. Yine de hayal kırıklığına engel olamıyorum.

Not: Hafta yerine, adet kullanmak daha mantıklı olacaktır bundan sonra ;) Sevgiler...

Türk Dizilerinin Başarısızlık Sebepleri

15 Temmuz 2010 Perşembe


Her yıl Türk televizyonları milyonlarca  lira harcayarak onlarca yeni dizi çekmeye başlıyor. Çekilen dizilerden pek çoğu 3-4 bölüm içerisinde yayından kaldırılıyor, yayından kaldırılmayanlar ise "reyting" başarılarını sürdürse dahi ortalama Türk TV izleyicisinden başka bir kitleye seslenemiyor, unutulup gidiyor. Bunların sebepleri üstünde biraz düşünüp bir liste hazırlamaya çalıştım;

1- Bölüm sürelerinin aşırı uzunluğu
Bence en temel problem bu. Yabancı dizilerde uzunluk 22-30 dakika ile 45-50 dk. arasında değişirken, Türk dizilerinde uzunluk 1,5 - 2 saati buluyor. Bu durum, süreyi doldurmak adına yönetmenlerin saçmalamasına sebep oluyor. Uzun uzuuun bakışmalar, bir bölüm öncesine yapılan flashback'ler, müzik eşliğinde klipvari görüntüler ile süre doldurulmaya çalışılıyor. Şöyle bir tezim var benim; eğer Türk dizilerinin süresi yarıya indirilirse, kalitesi iki katına çıkacaktır!

2- Aynılaşma
Eğer farklı bir iş yapıldıysa ve bu iş tuttuysa, ardından aynı türde, yalnızca para ve reyting hedefi olan diziler türüyor. Örneğin, Asmalı Konak dizisi ardından, ağalı-köylü dizilerin, Aşk-ı Memnu'nun ardından kitap uyarlaması dizilerin türemesi gibi... Bir dizinin popülerliğinin ardından bu pastadan pay almak adına kalitesiz yapımlar ardı ardına gelip işgal ediyorlar tv'yi. Çoğu uzun süreli olmuyor tabi ki bu dizilerin...

3- Oyuncu Sıkıntıları
Herkesin bildiği üzere, iyi oyuncular genelde dizi çekmekten nefret ederler. Bu durumda da Türk dizilerinde çok büyük bir "iyi oyuncu sıkıntısı" yaşandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Yine popülerlik (yani reyting, yani reklam kazancı) uğruna, aslında oyuncu olmayan kişiler dizilerde baş rolde oynatılıyor. Hülya Avşar, Sibel Can, Seda Sayan hatta (Ciguli!) gibi ünlü şarkıcılar; Kıvanç Tatlıtuğ, Azra Akın gibi güzellik yarışması birincileri; çağla şikel, tuğba özay, zeynep tokuş gibi mankenler; uğur pektaş, özgür çevik gibi yarışma birincileri popülerlikleri sebebiyle dizi oyuncusu olmuş isimlerden... Tabii, oyunculukla hiç alakası olmayan bu gibi isimler kaliteyi oldukça düşürüyor. Diğer bir sorun da abartılı oyunculukları sebebiyle, tiyatrodan televizyona transfer olmuş isimler yüzünden ortaya çıkıyor.

4- Konu Sıkıntıları
Türk dizileri her zaman "güzel bir fikir" ile çıkıyor yola, "güzel bir hikaye" ile değil. Sanırım "şu şekilde başlayalım da tutulursa gerisi gelir zaten" mantığıyla başlanıyor. Dolayısıyla dizi tuttuğu taktirde, 2. sezondan sonra başlangıç konusu tükeniyor. Bir de ilk maddede de belirttiğim üzere, bölüm sürelerinin uzunluğu da ekleniyor buna ve ondan sonra yazarlar başlıyor saçmalamaya... Hamilelikler, tecavüzler, trafik kazaları, kanser ve benzeri ölümcül hastalıklar, kimin eli kimin cebinde belli olmayan ilişki bulmacaları Türk dizilerinin olmazsa olmazlarından maalesef. Hal böyle olunca, diziler gerçekçiliğini yitiriyor ve "Bir kişinin başına daha fazla ne gelebilir yahu?" dedirtiyor insanlara. Küçük Kadınlar dizisinde hemen hemen tüm kız kardeşlere tecavüz edildiğini ve Kavak Yelleri'nde de ilişki bakımından tüm ikili kombinasyonların gerçekleştiğini hatırlatmakta fayda var.

5- Gerçekçilik Yokluğu
Tabii, tüm dizilerin gerçekçi olması gerekmiyor. İnsanları aptal yerine koymadıktan sonra...
Türk dizilerinde ne kadar fakir olursa olsun herkes ulaşımını taksilerle sağlıyor; istanbul'da bile... normal şartlarda 2-3 saatte alınabilecek yollar 2-3 dakikada alınıyor. lise öğrencisi rolünde 30-35 yaşında kazık kadar sakallı adamlar oynuyor; tam bu noktada emre altuğ'un lise defteri adlı dizide lise öğrencisi rolünde oynadığını hatırlatmakta fayda var! öss gibi bir gerçek varken, nedense öğrenciler mafya ile falan uğraşıyorlar. fakir ama gururlu genç bir iş bulur bulmaz site içinde dubleks evde oturmaya başlıyor (maaş bordrosunu görmek istiyoruz). bu liste daha çok uzatılabilir. Maalesef Türk dizileri, bu ve benzeri gerçek dışı olaylarla dolu...

6- İzleyici Kitlesi
Maalesef izleyici kitlesinin tutumu da oldukça önemli. Zira yapımcılar nabza göre şerbet veriyorlar. Eğer izleyici iyi yapımı kötü yapımdan ayırt etmez ve tepkisini ortaya koymazsa birbirinin aynı diziler çekilmeye devam edecek. Biz bu dizilere prim yaptırıyoruz ki onlar da çekiyor!

Sizin de fikirlerinizle bu listenin genişletilebileceğini düşünüyorum...

"Masumların Korkacak Bir Şeyi Yok" Massive Attack @ İstanbul


2 yıl önce konser park orman'da olmuştu. O konserde de bulunmuştum ancak elimizde olmayan sebeplerle izleyememiş ve erken ayrılmıştık konserden. Bu vahim durum içimizi burkan bir detay olarak yer almıştı anılarımızda. Massive Attack sağ olsun, son konserlerinden tam iki yıl sonra, yeni albümlerinin tanıtımı için tekrar İstanbulda idi. Bu sefer ki mekanımız ise bence İstanbul'un en iyi açık hava konser mekanı olan Kuruçeşme Arena'ydı.

Kuruçeşmeye giden yolda pek çok karaborsacı vardı, "Mastır Matak" bileti satmaya çalışan bir amca gördük hatta :) Normalin aksine bu sefer Gökhan'la biraz erken gittik mekana, minderlere yayılıp etrafı gözetleme (dikizleme) fırsatı buldum böylece. Tüm Radyo Eksen tayfası oradaydı. ( Cem Yılmaz ve Yiğit Özşener'i de gördüm) Bu konserdeki gözlemlerimden yola çıkarak bir yazı yazmayı planlıyorum, Türk dinleyicisin konser eğilimleri üzerine...

Nedendir bilinmez, bayan tuvaletlerinde tuvalet kağıdı yasaktı. Aynı uygulama erkekler tuvaletinde olmadığından hiç anlam veremedim bu tutuma. Temizlik/güvenlik görevlileriyle tartışmalar yaşandı.

Müthiş bir konserdi. Massive Attack severlerini üzmeyip hemen hemen tüm hitlerini çaldı. 2 defa bis yaptılar, Karma Coma şarkısıyla bitirdiler konseri. Görsel olarak ta oldukça etkileyici bir konserdi. Buna benzer bir görsel şovu en son Tool konserinde izlemiştik sanıyorum. Dev ekranlardan sloganlar geçti sürekli. Türkiye ile ilgili ve Türkçe olan bu yazılar oldukça ilgi çekti, alkış aldı. "Safe From Harm" şarkısını Mavi Marmara gemisinde ölenler için çaldıklarını söyledi Robert Del Nasa... "2005 - 2007 arası Gazze'ye atılan 155 mm top mermisi sayısı: 14.600l ; İsrail'in elindeki tahmini nükleer savaş başlığı: 170l; 2009'da Gazze'ye yapılan 22 günlük saldırıda Filistin'in kaybı: 1.300 kişi; Irak'taki savaşın maliyeti: 722.000.000.000 dolar" gibi sloganlar yansıdı bu sırada ekranlara.

Ayrıca Türkçe magazin haberlerine de yer verdiler ki hepimiz çok eğlendik bu sırada; Aşk-ı Memnu Avrupa'ya açılıyor, Arda Turan Almanya yolcusu gibi haberler vardı bunların arasında :)

Bu konser, o günkü ruh halimin bana bahşettiği tüm huzursuzluğuma ve rahatsızlığıma rağmen bu konser beni çok mutlu etti. Şimdi sırada Faithless konseri var :))

Her Hafta Bir Kitap Projesi - 8.Hafta "Çorak Topraklar"

13 Temmuz 2010 Salı


Ben aslında Kara Kule serisini sonuncu kitaba kadar okudum. Ancak maalesef b,r yanlışlık olmuş. Normalde kitapları iş yerinde Burak isimli bir arkadaşımdan alıyordum (hürmetler ediyorum kendisine) O işten ayrılınca, kendim satın almak durumunda kaldım. 4.kitaba başlarken bir eksiklik olduğunu fark etmiştim ancak nedendir bilinmez çok üzerinde durmamıştım, zira Kara Kule öyle giriş, gelişme, sonuç şeklinde devam eden bir seri değil. Daha sonra bir kitabı okumadım herhalde diye düşünüp 3.kitap olan Çorak Topraklar'ı alıp okumaya karar verdim. meğer suç bende değilmiş. Kitap ilk önce iki kitap şeklinde yayınlanmış, "Çorak Topraklar" ve ardından "Hayaletler Beldesi". Daha sonra bunları tek kitap halinde basmışlar. Benim okuduğum iki kitap şeklinde basılmış halinin ilk kitabı imiş. Velhasılı, üçüncü kitap olan Çorak Toprakların yarısını okumuşum, yarısını okumamışım. Bu eksikliği giderdim.

Tatildeyken okudum. Oldukça heyecanlı biraz da kafa karıştırıcıydı. Ama bütünlük sağladığım için mutluyum. Bunun hemen ardından, Kara Kule serisinin çizgi roman versiyonunun ilk cildi olan "Silahşörün Doğuşu"nu okuduğumdan dolayı da daha bi güzel oldu süreklilik açısından. Şimdi, hazır Kara Kule evrenine alışmışken, sırada Kara Ev, Tılsım ve Kule var :)

Her Hafta Bir Kitap Projesi - 7.Hafta "Yokyer"

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Tatil kitap okuma açısından oldukça başarılı geçti, üç adet kitap bitirdim, bunlardan ilki Neil Gaiman'ın "Yokyer" isimli kitabı oldu. Neil Gaiman evrenine, üslubuna, edebiyatına gitgide daha fazla ısınıyorum. Önce Sandman çizgiromanları, sonra Coraline, Mezarlık Kitabı ve Ölüm:Yaşamanın Ağır Bedeli'nden sonra da Yokyer. Bir de "Yıldız Tozu" var elimde onu da okuyacağım, filmini izlediğim için daha önceden onu okumayı biraz erteliyorum açıkçası :) Bunlar haricinde Türkçe olarak yayınlanmış iki kitabı daha var sanıyorum Neil Gaiman'ın. Velhasılı 3 kitap sonunda Neil Gaiman serisini bitirmiş olacağım...

Neil gaiman'ın fantastik edebiyata çok farklı ve çağdaş bir soluk getirdiğine inanıyorum. Fantastik edebiyat eserlerinin illaki bilinmeyen bir zamanda bilinmeyen bir evrende olması gerekmediğini gösteriyor bize. Günümüzün koşullarında anlatıyor hikayelerini. "Yokyer" de buna çok iyi bir örnek. Londra'da, yeraltında bilinmeyen bir dünyada geçiyor.  Kitabı diğerleri kadar çok sevmedim ben, özellikle "Mezarlık Kitabı" kadar..

Bu arada Neil Gaiman'ın aslında bir çizgiroman yazarı olduğunu da unutmamak gerek. İdil'in facebokta dediği gibi "Edebiyat olarak zayıf konu olarak iyi gibi. Sanki film olsun diye yazılmış :("

Katli'm Vacipmiş!

2 Temmuz 2010 Cuma

Bugün, "İran'da Sakine Muhammed Ashtiani'nin 2006 yılında iki erkekle zina yaptığı gerekçesiyle 99 kırbaçla cezalandırıldıktan sonra taşlanarak idam edilmesine karar verildi" haberi ile ilgili friendfeedde yaptığım yorum sebebiyle, bir beyefendi benim "katlimin vacib" olduğunu söyledi.


Bilinçli yaşadığım hayatımın yaklaşık 20 yılını Müslüman olarak geçirdim.  Son 3-4 yıldır ne İslam ne de başka bir dine karşı inanç taşımıyorum. Çok katı olmasa da dinini yaşayan bir aileden geliyorum, ilkokul 4.sınıfta iken Kur'an kursuna gidip hatim ettim. Uzun yıllar boyunca Kur'an okumaya, oruç tutmaya, dua etmeye devam ettim. İnançsızlığımın başlangıcı, dünyayı çok daha yakından tanıdığım ve bilmediğim çok şeyi öğrendiğim üniversite yıllarıma rastlar.


Bunları anlatmamın sebebi, yine aynı kişinin "Müslüman değilsen nasıl oluyor da Müslümanlıkla ilgili böyle atıp tutuyorsun" demiş olması. Müslümanlığı da, İslam'ı da pek çok dinci geçinen kişiden çok daha iyi biliyorum. Öyle iyi biliyorum ki, yaşadığınız şeyin Müslümanlıkla uzaktan yakından ilgisi olmadığını ve hatta Müslümanlık kisvesi altında yaşanan ahlaksızlar bütünü olduğunu söyleyebilirim.


Yer yüzünde hiç bir din yok ki, zaman geçtikçe çarpıtılmasın. İslam bu dinler içerisinde, inananları tarafından "en az değişime uğramış din" olarak savunulur her zaman. Kağıt üzerinde öyledir de belki. Ama yok, şu sıralar yapılanlar Müslümanlıkta olmaz, olamaz!


Türk insanı, "Müslüman" Türk insanı, ahlaklı olmasıyla, namusuyla övünür hep kendiyle. 13-14 yaşında daha adet dahi görmemiş kız çocukları ile gerdeğe girerken "İslam'da var, Peygamberimiz de yapmış, sünnet hatta" diye avuturlar kendilerini. Sonra sokakta diz üstü etekli kadın gördüklerin de tövbe tövbe deyip kafalarını çevirirler, ahlaksızlıktır çünkü bu. 4 kadınla evlenmeyi de uygun bulurlar, kitapta yazıyordur çünkü; ön şartlar umurlarında olmaz. (Ben bunu da tasvip etmiyorum ancak belirtmekte fayda var; İslam'da küçük yaştaki kız çocukları nikah altına alınabilir bazı şartlarda; bakıma muhtaç olması, yakın akrabasının bulunmaması, savaş zamanı olması, erkek kıtlığının olması vb gibi şartlar. ) Ama bir kadın ki evlenmeden ilişkiye girmiş, öldürülmelidir; hem de acı çektirilerek ve en aşağılayıcı yöntemlerle. Ha bir de unutmadan, benzer ülkelerde dinine çok düşkün fahişeler vardır, tek gecelik hoca nikahıyla fuhuş yapan!


Din bu mu?


İslamiyet bu mu? 


Kılıfına (kitabına) uydurduğunda her çeşit ahlaksızlığı, namussuzluğu, şerefsizliği yapmak mı inanç? 


Öyle çok yanlış var ki, nereden devam etsem bilemiyorum...


İş yerinde birini tanıyorum. Her cuma namaza gidiyor, ramazan ayında da muntazaman orucunu tutuyor. Ama yalancı. Ama ikiyüzlü. Ama kötü niyetli. Ama kul hakkı yiyor. Şimdi eğer diyorsanız ki bu adam Müslümanlığın gereklerini yerine getirdiği için cennete gidecek, sağ olun, ben almayayım. 


Aslında tüm dinler ama özellikle İslamiyet "korku" üzerine, korkutma üzerine kurulu bir din. Anneannem örneğin, dinine çok bağlıdır, her gün "Allah Korkusu" ile, cehenneme gitmekten korktuğu için görevlerini yerine getirir, tek kelimesinin dahi ne anlama geldiğini bilmediği Kur'an-ı Kerim'i defalarca hatmetmiştir; ama ben 26 yaşındayım, daha hiç duymadım ağzından çıkan "Allah Sevgisi" lafını.


Bir yaratıcıya inanmıyorum. Ama inansaydım da, beni yaratan varlığa karşı hissedeceğim yegane duygu korku olmazdı, olsa olsa sevgi olurdu. Hani çok ulu, çok büyük, insanın aklının almayacağı derecede bir varlık ya Tanrı, gerçekten bu kadar küçük hesaplar peşinde koştuğunu mu düşünüyorsunuz? Aman da kimin saçının bir teli göründü, kim bugün oruç tutmadı vs. Bu bana son derece mantıksız, son derece saçma geliyor.


Önce insan olmayı öğrenmeli "insanoğlu". Yeryüzünde bizden başka bir canlı türü daha yok ki zevk için insan öldürsün. En yırtıcı hayvan dahi, karnı toksa öldürmez hiç bir hayvanı.


Ne Allah'a karşı, ne insanlara karşı, ne hayvanlara ne de doğaya karşı sevgimiz yok. Erdemli değiliz. Dürüst değiliz. Kötü niyetliyiz, kötü düşünüyor kötü konuşuyor, iki yüzlülük ediyoruz. 


Türk insanı olarak, Müslüman insanlar olarak;  bırakalım ikiyüzlülüğü, önce bir kendimize bakalım, gavuru ahlaksızlıkta yargılamadan önce. Bakalım tecavüze uğrayan çocuklara ( pedofil ), evlendirilen kuzenlere (ensest), faizden değil ama bir sürü insanın üzerinden parayı cukkalayan şeriatçilere, cemaatçilere bakalım. Adil olalım, dürüst olalım ki bırakalım "Allah cezasını versin", "Allah'ından bulsun" demeyi. Adaleti "öteki" dünyaya bırakmayalım. Gencecik çocukları, kimin savaşı olduğunu dahi bilmedikleri bir savaşa "şehit" olma gazıyla, asker olarak, canlı bomba olarak yollamayalım. 


Din bireyseldir. Bireyler yaşar dini. Bir toplum yönetim şekli olarak uygun değildir din. 



Tatil!

Sevgili dostlar,

Bu akşam 2 senedir ykullanamadığım yıllık iznimi kullanmak amacıyla ailemin yanına gidiyorum. Yaklaşık 9-10 gün boyunca internet ortamlarından/işten/şehirden uzakta olacağım. Bu sürede yapmak istediklerimi deniz/kum/güneş/kitap olarak özetleyebilirim. Yazmamamdan endişelenenler olursa diye haber vermek istedim :) Dinlenmiş ve rahatlamış bir şekilde, enerji depolamış halde geri döneceğim, sevgiler herkese!

The Gates ve Persons Unknown

28 Haziran 2010 Pazartesi

Yaz geldi takip ettiğimiz çoğu dizi atile girip yerlerini yaz dizilerine, yeni başlayan dizilere bıraktı. Yeni dizilerden ikisi de The Gates ve Persons Unknown.


The Gates'in daha sadece pilot bölümü yayınlandı. ABC dizisi. Kurtadamlı, vampirli, bilimum doğa üstü  bir dizi daha. Geçmişinde bir hata yapmış polis ve ailesi Gates isimli süper korunan bir "site şehir"e taşınıyor, olaylar gelişiyor. Ayrıntılı tanıtım burada. Fena değil, izlenir.


Persons Unknown'un ise 3 bölümü yayınlandı şimdiye kadar ve zaten bu bir mini dizi olarak düşünülmüş, toplamda 13 bölüm olacak. yapımcı, Usual Suspects'in yapımcısı imiş hal böyle olunca beklentiler yükseldi ve oldukça patırtı koptu. İzlediğim iki bölüm ben de biraz The Prisoner biraz Lost Room tadı bıraktı. Türkçe tanıtım yazısına buradan ulaşabilirsiniz. Çok gelecek vaadetmiyor ama 13 bölüm olduğundan ve bu yaz biraz kıtlık olduğundan izlenebilir.

Her Hafta Bir Kitap Projesi - 6.Hafta "Nil'de Ölüm"

27 Haziran 2010 Pazar



6.hafta kitabı Agatha Christie'den "Nil'de Ölüm" oldu. Ben polisiyeyi çok seviyorum. Yalnızca kitap değil, film,dizi vs. polisiye herşeyi çok seviyorum. Agatha Christie poliseyi yazarların kesinlikle en önemlisi.

Kardeşim bundan 3-5 sene öncesine kadar kitap okumayı hiç sevmezdi. Ona kitap okumayı sevdirmek için, okuması kolay kitaplar konusunda teşvik etmiştim. Zamanla Agatha Christie'yi çok sevmeye başladı, daha sonra bu sevgi koleksiyon yapma isteğine kadar ilerledi. Şu anda kendisi Agatha Christie kitaplarını yayın sırasıyla okuyan ve sahaflardan bu kitapları toplayan bir insan. Bu da bana yarıyor tabi :) Sahaftan alınan kitapların samimiyetini, sıcaklığını çok seviyorum. Ve bazen bu kitapların geçmişi 60'lı yıllara kadar dayanıyor ki o kitapların kokusu dahi başka!

Nil'de ölüme gelecek olursak. bugüne kadar Agatha Christie'nin hiçbir kitabında hayal kırıklığına uğramadım. Bu dahi kadın asla kendini tekrar etmiyor. Ni'de Ölüm kitabı da kesinlikle çok farklı bir cinayet senaryosu koyuyor önümüze. Ve yine çok sevdim, bu kitap diğerlerine göre daha zekice bir plana sahip diyebilirim. Sinematografikte ayrıca; ki 1978 yılında filmi de çekilmiş.  Bulabilirsem izleyeceğim.

Tavsiye olunur tabi, çok edebi değil elbette ama yaz ayları için uygun bir kitap...

Facebook Hayran Sayfası

24 Haziran 2010 Perşembe

 Sevgili dostlar,

Aslında bir süre geçti aradan ancak buraya da yazmam gerektiğini ancak fark ediyorum. widfara/bad-baht için facebookta bir adet hayran sayfası oluşturdum. Bu linkten ulaşabilir, blogu facebook üzerinden de takip edebilirsiniz.

Arada bir tartışmalar kısmında da bir iki çift laf etsek hiç fena olmaz.

Ha bu arada formspring.me widget'ını da koydum bloga. Sorunuz varsa oradan da alabilirim ;)

Mutlu günler herkese...

Boş'luk

23 Haziran 2010 Çarşamba


...asıl kötü olan ise içine içine kapanan ben.

Animasyon Sinemasından Örnekler

21 Haziran 2010 Pazartesi

Geçtiğimiz günlerde üstüste son zamanların önemli animasyon filmlerini izleme fırsatım oldu, azıcık bişiler karalayacağım bunlar hakkında derinine inmeden.

Coraline

Neil Gaiman'ın aynı isimli kitabından uyarlama olan bu film stop-motion tekniği ile çekilmiş. Yönetmen Henry Selick. Oscar dahil pek çok ödüle aday olmuştu geçtiğimiz yıl. Ben kitabı çok sevmiştim, filmi o kadar sevmedim. Ayrıca kitapla arada farklılıklar var gibi geldi biraz, emin olamasam da. Tabi ki sırf stop motion tekniği ile çekilmiş olması sebebiyle bile izlenmeyi hak ediyor.

9

 9, geçtiğimiz senenin yine çok konuşulan animasyonlarından biri, Post-apokaliptik bir bilimkurgu-fantastik film denilebilir. Genelde beğenildi, ben beğenmedim, yer yer sıkıldım. Bepenmeme sebeplerimi şu şekilde listelemiştim daha önce friendfeed'te;
1- Hikaye direk animatrix'ten arak. Ki animatrix yüzlerce kat daha iyiydi.
2- Yaratıcının kendi ruhunu kullarına bölüştürmesi gibi dini göndermeler hoşuma gitmedi.
3- karakterler karakter değil, prototip. derinliksiz. amaçsız.
4- pek çok olay hollywood klişsesinden öteye gidemiyor. hele ki sonu!

Mary and Max

Geçtiğimi yılın ödüllü filmlerinden biri daha, Avustralya yapımı, Adam Elliot tarafından yönetilmiş, yine stop-motion. Oldukça etkileyici bir film Mary and Max. Arkadaşlık üzerine gibi görünse de aslında yalnızlık üzerine. Avustralya'lı 8 yaşındaki küçük bir kız ile Ameikalı 44 yaşındaki bir adamın mektup ile başlayan ve yıllarca süren dostluğunu anlatıyor. Aslında yaklaşık 30 yıl önceki bir tarihte geçiyor ancak 20yy insanın yalnızlığını başarılı bir şekilde aktarmış. Karakterler harika. Çocuklara ağır gelebilecek bir film, zaten anlayabileceklerini de sanmıyorum; biz büyükler bile anlayamıyoruz ki! Max karakterini çok sevdim, az çok takıntılı insanları tanıdığımdan sanıyorum; özellikle "Faces" kitabını...Max, yahudu, asperger sendromu hastası ve obez. Mutlaka izleyin.

Monsters Inc.

İzlemekte çok geç kaldığım müthiş eğlenceli bir Pixar filmi. Hikaye değişik, alışıldık senaryolardan uzak. Ve oldukça da komik. Çocuklar için oldukça uygun bir film hatta mutlaka izletmek gerek diyebilirim :)

Toy Story

90'lı yılların en iyi filmlerinden biri olarak gösteriliyor bu film. Benim için hayal kırıklığı oldu yine. Sanırım izlemekte çok geç kaldığım için. Zira biz bu filmin açtığı yoldan giderek çok daha iyi noktalara ulaşan filmleri izledik. Ama Toy Story'nin yeni bir dönemin başlangıcı olduğu kesin ve sırf bu yüzden bile önemli bir film. Klasik Disney filmlerinin sonu oldu zira Toy Story. Geçtiğimiz günlerde Toy Story 3 gösterime girdi, izlenme rekorları kıra kıra geliyor ülkemize doğru ki daha şimdiden Oscar'lar için bile adı anılmaya başlandı. Toy Story 2'yi de 3 gelmeden izlesem iyi olacak...

Alone

18 Haziran 2010 Cuma


Şu anda evrendeki hiç bir canlı varlığın beni anladığını düşünmüyorum.
Öyle bir yalnızlık hissi.
Öylesine/ölesiye bir yalnızlık...

Antidepresif!

14 Haziran 2010 Pazartesi

Yaklaşık 10 ay önce antideprasan kullanmaya başladım. Evde geçirilen bir nevi sinir krizinin ardından doktora gitmeye karar vermiştim. Gittiğim psikiyatr "yaygın anksiyete bozukluğu" teşhisi koydu bana. Depresyon hali, bunalım, uykusuzluk, uyuduğunda görülen kabuslar, sürekli stres, endişe ve özellikle "nefes alamama" sorunları yaşıyordum. Bazı günler öyle sıkıntılı oluyordum ki boğulduğumu hissediyordum (Lacrimas Profundure der ki I Can't Beathe!) Asıl problem de buydu zaten, psikolojik durumların fiziksel etkileri. Dediğim gibi, doktor anksiyete bozukluğu teşhisi koydu, ilaçla tedaviye başladı. Efexor XR 75mg kullanıyorum. Ve kullanmaya başladığımdan bu yana da ÇOK BÜYÜK faydasını gördüm.

Peki niye yazıyorum bu yazıyı?

Çevremizdeki insanlar psikolojik sorunların ilaçla tedavi edilmesine inanılmayacak derecede karşılar. Aslında Türk insanı ilaç kullanmaya bayılır. Başı ağrısa en ağır ağrı kesiciyi alır, antibiyotik kullanmak için doktor tavsiyesine ihtiyaç duymaz. Ama mevzu bahis psikolojik rahatsızlıklar olunca müthiş bir önyargı var.

Üniversite 3.sınıftayken, önce okulun medikosunda daha sonra da psikologumun muayenehanesinde yaklaşık 6-7 aylık bir terapi sürecim olmuştu. O zamanlar yurtta kalıyordum ve etraftan insanların "Çok asbisin!" bıdı bıdılarına maruz kalıyordum sıklıkla; doktora gittim bende. Şikayetlerim benzerdi; nefes alamama, kalp atışlarıın hızlanması, soğuk terler dökme... Doktorum çok kere ilaç kullanmamı tavsiye etti, hepsinde de reddettim. Sebebi etraftan gelen sölentilerdi, "uyuşacaksın", "sürekli uyuyacaksın" "aptallaşacaksın" Ben de doktorum yerine bu yargılara inandığımdan ilaç kullanmamıştım. Şimdi çok pişmanım. Zira belki de bu hastalık bu kadar uzun yıllar sürüp hayatımı çekilmez hale getirmeyecekti, o zamanlar tedavi edilebilecekti.

Antidepresan kullanmaya başlamamın hayatımda verdiğim en doğru kararlardan biri olduğunu düşünüyorum ki en başlarda büyük şüphelerim vardı. Ama uyuşuk değilim, sürekli uyumuyorum, aptallaşmadım da. Sürekli saçma sapan bir mutluluk içerisinde de değilim. Kızıyorum,üzülüyorum herkes kadar. Ancak duygularım artık fiziksel olarak etkilemiyor beni. Doğru dürüst uyuyabiliyorum. Kalabıl ortamlarda, özellikle otobüslerde daha önceleri çok yaşadığım panik atak benzeri durumları yaşamıyorum. Ve uyuşukluğu bırakın, hayatımın en üretken dönemindeyim; özellikle yazmak konusunda.

Amacım şu ki, çevrenin ne söylediğini bir kenera bırakın. Eğer bir hastalığınız varsa bunun tedavisi belki ilaç kullanmakla mümkün olabilir. Psikolojik rahatsızlıklar da "fiziksel"sonuçlar doğurabilir ve bu sonuçlar "ilaçla tedavi" ile ortadan kaldırılabilir. Evet, burada kilit kelime tedavi. Yani yalnızca ilacı kullandığınız sürece kendinizi iyi hissedecek değilsiniz, tedavi olacaksınız, yani ilaç kullanma dönemi bittikten sonra da iyi olacaksınız.

Tabi antidepresanların çoğunlukla bağımlılık yapan ilaçlar olduğunu, doktor kontrolünde kullanmaya başlanması ve bırakılmasının da yine doktor kontrolünde yapılması gerektiğini unutmamak gerekiyor. İlacımı bir gün almayı unutsam başım dönmeye başlıyor, benim karşılaştığım en büyük yan etki bu, ancak farklı bünyelerde farklı yan etkilere de sebep olabiliyormuş antidepresanlar...

Eğer kendinizi iyi hissetmiyorsanız ve artık kendi kendinizi iyileştirmek için yapacağınız bişi kalmadığınıza inanıyorsanıziir psikoloğa/psikiyatra gidin! Ciddiyim!