"Perfect" Objects - Crocs!

27 Şubat 2010 Cumartesi


Crocs, iddialı bir ayakkabı markası aslında. İddiaları, dünyanın en rahat ayakkabılarını ürettikleri yönünde. 

Kilometrelerce yürüyün. Ayakkabılarınızla bahçede, botta, işte. Çünkü asla daha yumuşak daha konforlu bir ayakkabı bulamazsınız. Crocsu sahip olabileceğiniz en konforlu, en esnek ve en eğlenceli ayakkabı yapan temel özellikleri, sıcakkanlı italyan stili ve sağlam ergonomik dizaynıdır. Kaymaz, iz bırakmaz yapısı ile konfor ve rahat kullanım sağlayan Crocs croslite maddesinden üretilmiş olup, ayağınızın şeklini alır, baktreri ve kötü kokuyu engeller. Geniş ürün yelpazesi, farklı renk ve beden seçenekleri ile Crocs, bayan, erkek, çocuk herkez için mükemmel bir üründür. Kendiniz, arkadaşını ya da aileniz için Crocs edinebilir ve etrafınızdaki en popüler, en aykırı, en aktif kişi olabilrsiniz. Crocs dünyası ayaklarınızda.
demişler kendi sitelerinde. Ünlüler herşeyin altına giyiyorlardı o şekilde haberim olmuştu böyle bir terliğin varlığından. Sonra Çin'de herkesin ayağında görmüş ve almak istemiş ancak 170 tl gibi fahiş bir fiyatla karşılaşınca vazgeçmiştim. Kısmet Vietnam'amış. Gerçekten çok rahatlar. Herkes çok çirkin bulsa da ben müthiş sevimli buluyorum.

Bu arada üzerindeki yuvarlaklara takılan süslemeler ayrı satılıyor, ben hepsini 200 vietnam donguna aldım ki yaklaşık 16tl'ye geliyor :)

Yazın bol bol göreceksiniz mor ve cici crocslarımı :D

Jolene

25 Şubat 2010 Perşembe

Bir kadının yalvarışıdır Jolene.

Sanırım 2 gün önceydi, radyo eksende dinledim Jolene'i. Ne yazıktır ki o güne değin hiç dinlememişim aslında bu şarkıyı. Dinlediğimde ise çok acıklı olduğunu, çok acınası olduğunu gördüm.

Dolly Parton'ın 1974 tarihli aynı isimli albümünün 2. single ı Jolene. Bir kadının, kendinden daha güzel olduğuna ve istediği an kocasını elinden alabilecek olduğuna inandığı "öteki" kadına, yapmaması için ricasını anlatıyor bu şarkı.

Önceleri bu kızıl saçlı kadının Dolly Parton'ın kocasının sık sık ziyaret ettiği bir bankada çalışan bir memure olduğu söylense de, Dolly Parton bunu daha sonraları kabul etmemiş ve bu şarkıyı yazarken kızıl saçlı-yeşil gözlü bir hayranından esinlendiğini söylemiştir.

Zamanla şarkıyı Mindy Smith, The White Stripes, The Sisters of Mercy, Olivia Newton-John,Queen Adreen gibi isimlerde coverlamışlar.

Rolling Stone dergisinin yaptığı gelmiş geçmiş en güzel 500 şarkı arasında 217. sıradadır.
 
Jolene, jolene, jolene, jolene
I'm begging of you please don't take my man
Jolene, jolene, jolene, jolene
Please don't take him just because you can
Your beauty is beyond compare
With flaming locks of auburn hair
With ivory skin and eyes of emerald green
Your smile is like a breath of spring
Your voice is soft like summer rain
And  I cannot compete with you, jolene

He talks about you in his sleep
There's nothing I can do to keep
From crying when he calls your name, jolene

And I can easily understand
How you could easily take my man
But you don't know what he means to me, jolene

Jolene, jolene, jolene, jolene
Im begging of you please don't take my man
Jolene, jolene, jolene, jolene
Please don't take him just because you can

You could have your choice of men
But I could never love again
Hes the only one for me, jolene


I had to have this talk with you
My happiness depends on you
And whatever you decide to do, jolene

Jolene, jolene, jolene, jolene
I'm begging of you please don't take my man
Jolene, jolene, jolene, jolene
Please don't take him even though you can
Jolene, jolene

Jolene'ler var aramızda. Bir de yalvaran kadınlar var. Jolene olmak kolay ama yalvarmak zor. Kendini bilmek zor.
Eğer bir daha aşık olamayacağımı bilseydim ben de yalvarır mıydım acaba diye düşünüyor insan.


Old School Korku Filmi - The Wolfman

24 Şubat 2010 Çarşamba

Beyazperdede kurtadamın ilk görünüşü 1941 yılında oldu. George Waggner tarafından çekilen bu filmde Claude Rains, Warren William, Ralph Bellamy, ,Patric Knowles ve Bela Lugosi gibi isimler rol almaktaydı. (Bela Lugosi 40lı ve 50li yılların en ünlü korku filmi oyuncularından biridir, genellikle vampir olarak bilinse de 1941 yılındaki bu filmde çingene bie kurtadamı oynamıştı. 1994 yılında Tim Burton'ın çektiği Ed Wood'da; yönetmen Ed Wood'un hikayesi kadar korku filmlerinin başarılı oyuncusu Bela Lugosi'nin de hikayesini izleriz. Bu filmde Lugosi'yi Martin Landau canlandırmıştı)


Kurtadam 1941 yılından sonra pek çok filme, diziye, çizgifilme ilham kaynağı olmuştur. Michael J. Fox'un oynadığı "Teen Wolf" - ki aynı hikayenin bir de çizgi dizisi bulunmaktadır-, 1981 tarihli "An American Werewolf in London", aynı filmin Paris versiyonu olan ve Julie Delpy'nin oynadığı "An American Werewolf in Paris", Wes Craven'ın yönettiği "Cursed" ve hatta Jack Nicholson, Michelle Pfeiffer, James Spader gibi yıldız isimlerden oluşan kadrosuyla "Wolf", kurtadam temalı filmlere örnek gösterilebilir.


2010 yılında bu klasik hikaye, Jumanji, Hidalgo, October Sky gibi filmlerden hatırlayabileceğimiz yönetmen Joe Johnston tarafından tekrar çekildi; yine yıldızlardan oluşan bir kadroyla. 2010 tarihli orjinal hikayeye sadık kalarak ilk kurtadam filminin yeniden çevrimi olarak kabul edilebilecek bu filmin kadrosunda Benicio Del Toro, Anthony Hopkins, Emily Blunt, Geraldine Chaplin ve Hugo Weaving bulunuyor.

Filmin hikayesi ise kısaca şu şekilde, 1800'lü yılların sonunda İngiltere'deyiz Lawrence Talbot, kardeşinin ortadan kaybolmasının ardından kardeşinin nişanlısının ricası üzerine baba evine geri dönüş yapar. Amacı kardeşinin kaybolmasının ardındaki gerçeği bulmakken o babası ve ailesi ile ilgili gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacaktır.

The Wolfman eski tür bir korku filmi. Normalde vampirleri kurtadamlara tercih eden biri olarak beni filmle ilgili olarak en çok memnun eden ayrıntı atmosfer yaratmadaki başarısı oldu.1900'lü yılların başında İngiltere'nin içinde bulunduğu "gotik" atmosfer başarılı bir şekilde verilmiş ve benim açımdan filmin korkutma konusundaki en büyük başarısı bu atmosferden kaynaklanıyor. Filmin yıldız kadrosu genel olarak başarılı olsa da asıl başarı yan rollerden gelmekte. Emily Blunt siyah dantel ve viktoryen tarz kıyafetler içerisinde döneme büyük uyum sağlamış. Çingene büyücü Maleva rolünde Geraldine Chaplin (Kendisini El orfanato'dan hatırlayabilirsiniz) ve Scotland Yard'dan gelen detektif rolünde Hugo Weaving (Matrix ve LOTR filmerinin yıldızı) oldukça başarılı karakterler çizmekteler. Makyajlar, ses efektleri ve özellikle kurtadama dönüşüm sahneleri filmin öne çıkan noktaları. Diğer bir korku unsuru da, Londra akıl hastanesinde uygulanan akla ve insanlığa aykırı "tedavi yöntemleri" olmuş.

Eğer teknoloji içerikli, süpriz sonlu, kemeli biçmeli, uzun siyah saçlı kızlı, aşık vampir temalı günümüz korku filmlerinden bıktıysanız, "The Wolfman" eski usül korku filmi anlayışıyla beğeninizi kazanacaktır

"Tét" Zamanı Vietnam

19 Şubat 2010 Cuma

İş için en son gittiğim ülke Vietnam oldu. Bu Vietnam seyahati ortaya çıkmadan önce açıkçası bu ülke ile ilgili savaştan ve rambodan başka hiçbir şey bilmiyordum. Hem vakit yokluğundan hem de iş çokluğundan yine de çok şey öğrenemedim ama birkaç izlenimim var artık Vietnam ile ilgili.

Vietnam sıcak bir memleket, ekvatora yakın olduklarından iklim sıcak. Zaten kışın da bol bol yağmur yağıyormuş yazdan farklı olarak. Daha önce Çin ve Tayland'da da bulundum, bu iki ülkeye göre Vietnam'ın havası harika diyebilirim, zira diğerlerinde olduğu gibi burada da hava çok sıcaktı ama rüzgar var; dolayısıyla nemden boğulmuyorsunuz, nefes alabiliyorsunuz.

Yine gittiğim diğer uzak doğu ülkelerinin aksine (Tayland, Japonya ve Çin'den bahsediyorum) insanları daha samimi, daha kibar, daha yardımsever, daha güleryüzlü. Çevre daha temiz, daha güvenilir gibi.

Genel ulaşım aracı olarak motosiklet kullanılıyor. Zaten dünya üzerinde motosiklet kullanımının en fazla olduğu ülke Vietnam'mış. Ama inanılır gibi değil. Trafik acayip. Şöyle söyleyeyim, normalda motorsikletliler otomobillerden korkar, bu ülkede motorsikletliler otomobilleri sıkıştırıyor. Trafik ışığı denilen şey çok yaygın değil. Kalabalık bir sokakta karşıdan karşıya geçmek istiyorsanız tehlikeyi göze almanız gerekiyor, motosiklet yığının içine atıveriyorsunuz kendinizi :)

En üstteki resim Ho Chi Minh City'e ait. Gittiğimiz dönem  Vietnam'da "Tet" zamanı idi. Tet'i yeni ay yılı ve bunun gelişini kutlama etkinlikleri olarak yorumlayabiliriz. Tet, Avrupa'nın "Noel"i gibi aslında... Tüm şehir ışıl ışıldı, sokaklar çiçeklerle süslenmişti. Ay yılı genellikle ocak ayının sonuna şubat ayının başına denk geliyor ve sadece Vietnam'da değil Çin gibi diğer uzak doğu ülkelerinde de kutlanıyor. Bu sene ay yılında  "Tiger" yani kaplan yeni yılına girdiler. Dolayısıyla Tet zamanının maskotu kaplanlardı. Ayrıca Vietnam'da genel olarak pek dini inanç olmasa da (Sosyalist ülkelerin ortak özelliği olarak) Budizm inancı hakim. Budizm'de kutsal olan sarı bir çiçek var ismini bilmediğim, şehir bu sarı çiçeklerle doluydu. Aşağıdaki fotografta görebilirsiniz hangi çiçeklerden bahsettiğimi. Ve tet zamanı her ailenin evinde bir adet bonzai bulunması geleneği varmış, dolayısıyla her yerde küçük ve mükemmel ağaçcıklar satılıyordu.

İş yerimize yakın bir alan kurulmuştu, en yakın anlamıyla "panayır" denilebilir. Mükemmel bir park vardı ve parkın yanında alışveriş yapılabilecek standlar, yemek yenebilecek seyyar dükkanlar ve müzik yayınıyla birlikte bir de lunapark vardı. Bu panayır ortamı bana Türkiye'dr küçük sahil kasabalarında yapışan festivalleri anımsattı. Parkta bulunan envai çeşit bitki, ışıklandırma ve dekorasyon çok güzeldi. Küçük bir köy havası yaratmışlardı samandan evlerle ve sudaki kanolarla... Yine bu yukarıdaki çiçekli resim bahsettiğim parkın girişine ait.


Vietnam Türkiye'ye göre ucuz, parası da değersiz. Bir şeyin Türk parasında karşılığını bulabilmeniz için 12000'e bölmeniz gerekiyor, yani bol bol sıfırları var. Ben çok ucuza diş fırçası, diş macunu, arayüz fırçası gibi diş temizlik malzemeleri aldım, neredeyse Türkiye'nin dörtte biri fiyatına. Aynı zamanda bazı ayakkabı markalarının fabrikaları da Vietnam'da olduğundan ayakkabıları da ucuza alabiliyorsunuz. Ben 40tly tiger, 17tlye converse ve yine aynı fiyata crocs aldım. Yukarıdaki fotografta da Ho Chi Minh şehrinin en ünlü alışveriş merkezi olan Ben Thanh'ın girişini görebilirsiniz. Kapalıçarşı tarzı bir yer. İçerisi ayakkabı, çanta ve hediyelik eşyalarla dolu. Burada çok kaliteli "çakma" çantalar bulabilirsiniz :) Ve unutmadan, mutlaka ama mutlaka pazarlık yapın, söylenen fiyatın yarısıyla başlayın pazarlığa hatta.

Ve sivrisineklere dikkat! Otel odasında çılgın bir sivrisinek tarafından 5 yerinden ısırıldı kolum, ve dönene kadar kaşındı, korkunçtu.

Gezdiğim yerler arasında, dilediğim gibi gezemesemde, en çok beğendiğim yerlerden biri oldu Vietnam, bu kadarını beklemiyordum açıkçası. Özellikler "Tet" zamanı, herkese tavsiye ederim bu uzak ülkeyi.

Diyet Günlüğü

18 Şubat 2010 Perşembe

Selamlar,

Yeni bir blog çalışmasına başladım. 3 aylık diyet ve spor sürecimi gün gün paylaşacağım.

Diyet Günlüğü'm için Tık Tık.

Tüm takipçilerimi bu bloguma da bekleri..


Widfara

Yargı!

8 Şubat 2010 Pazartesi



Birebir insan ilişkileri konusunda hiçbir zaman başarılı bir insan olmadım. Zaman zaman "Dünyalılar, size karşı hiç sempati duymuyorum!" moduna girdiğim de çok oldu. İnsanlara alışmam, kendimi "paylaşmam", arkadaşlık etmem, vs. uzun çok uzun zaman alan şeyler benim için (ki son zamanlarda sosyal ilişkiler yerine 'sanal' ilişkiler geliştirmemin en büyük sebebi de budur) İnsan neslinin aptallığına tahammülüm yok. (Kendimden de bahsediyorum tabi, kendimi diğer insanlardan hiç farklı görmüyorum, farklı bir yere koymuyorum, içimizdeki "kötülük", zayıflık hepimizde aynı)

Tüm bunların içinde, beni en çok zorlayan, en çok uzaklaştıran, kesinlikle insanların değişmeyen, ama bir türlü değişmeyen yargıları...

İnsanoğlunun en büyük problemi kendini diğer herşeyden üstün görmesi bence. Hem genel olarak; insanların kendilerini tüm diğer canlı türlerinden üstün görmesi gibi, hem de birebir olarak; her insanın kendini diğer insanlardan üstün görmesi gibi...

Bu yargı mevzusu da bu üstün görmeden kaynaklanıyor bence. Etiketlemeye bayılıyor insanoğlu. Bu şişman listeye ekle, bu sinirli listeye ekle, bu çok uzun listeye ekle, bu sigara içiyor listeye ekle... İnsan beyni tasnif etmeden bilgiyi depolayamıyor olacak ki insanlara etiket yapıştırmayı yani onları yargılmayı, yapmadan edemiyoruz.

hadi yargılıyorsun insanları... Bunu yapmadan edemiyorsun... Bi yere kadar anlayışla karşılayalım bunu. E be güzel kardeşim bu yargıyı neden hiç gözden geçirmiyorsun?

Eğer bir insanı siz "agresif" olarak tanımladıysanız, artık o zavallı ne yaparsa yapsın bu yargıdan kurtulamayacaktır. İşte anlayamadığım bu. Sürekli bir eleştiri var, sen şöylesin sen böylesin... Sonra o insan birşeyleri değiştirmek için çaba gösteriyor hatta değiştiriyor. Ama eline ne geçiyor? Hala nasıl bir yargı yapışmışsa üstüne o kişi sizin için.

Bu 'bencillik' beni deli ediyor. İnsan neslinden nefret etmeme sebep oluyor.

Sizlere Zuhal Olcay'ın çok sevdiğim bir şarkısıyla veda ediyorum,

Beni kategorize etme benle oynama
Yaftayı yapıştırıp bana isim koyma
Karikatürleştirme beni ilahlaştırma
Tabulaştırma sakın tapulaştırma

Seni öyle sevdim, öyle sevdim
Seni öyle sevdim , böyle mi sevdim

Matematikleştirme beni çarpma bölme
Toplama çıkartma sakın hesaplaştırma
Mekanikleştirme beni, otamatikleştirme
Beni yarıştırma onla bunla karşılaştırma

Seni öyle sevdim, öyle sevdim
Seni öyle sevdim , böyle mi sevdim

Sıkıştırıp tıkıştırma beni depolaştırma
Duygularım yok oldu yüreğimi nasırlaştırma
Beni demorilize etme depolitize etme
Her işten çakar oldum illegalize etme