Anıları Ne Yapmalı?

30 Nisan 2010 Cuma


Annemlerin evinde tadilat var. Kendi eşyalarımın çoğunu İstanbul'a getirmiş olsam da hala annemlerin evinde de hala kalanlar var. Hatta yatağım, çalışma masam ve dolabım duruyor. Annem bu aralar ne zaman telefonda konuşsak bıdı bıdı ediyor. Şöyle çok eşyamız varmış, böyle yorulmuş, neereye koyacağını bilmiyormuş falan. Aslında hak ta veriyorum cidden vardır ıvır zıvırlar. Kardeşimin de benim de onlarca oyuncağı duruyor hala. (İkimizde çok tutumlu olduğumuzdan bozulan oyuncağımız HİÇ olmadı, ondan fazla barbieden, envai çeşit oyuncak hayvandan, legolardan bahsediyorum. Küçükken annem onları bir dükkan açıp satmakla tehdit ederdi bizi :) )  En az iki büyük koli gazete sayfalarım var, sinema haberlerinden oluşan. Sene yıllardan yeni yüzyıl gazetesinin hala var olduğu yıllar. En az bir büyük kutu dergi var, blue jean, hey girl, she&he vb. dergilerden oluşan; sinema dergilerimi İstanbul'a getirdim önceden. Kutular var; anıların konulduğu. Sinema biletleri, ortaokuldaki arkadaşlardan kesilmiş saçlar, ilkokuldan bugüne çeşit çeşit günlük (önemli olanlarını da getirmiştim), ilkokul ve ortaokul döneminden kalma çıkartmalar, kartpostallar, posterler ve hatta önemli olduğuna inanılan şeker ambalajları bile... Of. Anlatırken yoruldum.

Annem eşyalarımın karıştırılması konusunda çok hassas olduğumu bildiğinden hiçbirine dokunmadı şimdiye kadar ve gelecekte de dokunmayacaktır ama bu kadar çok ve -maalesef- gereksiz şeyi biriktirmek ne kadar mantıklı olur ki? Ne yapacağımı bilmiyorum.

Anıları ne yapmalı?

Neyi saklamalı neyi atmalı? Yıllandıkça değer kazananları hangileridir?

Tutup hepsini buraya getirmenin ise hiç olasılığı yok. Yer yok zaten. 60m2 evimize ben ve kardeşim zor sığıyoruz zaten. Kıyafet konusunda kesinlikle acımasız olmayı başaran ben (her dolabımı topladığımda ihtiyacı olanlara verilmek üzere en az ikibüyük poşet eşya çıkarabiliyorum) mevzu bu ıvır zıvıra gelince neden bu kadar tutucu oluyorum ki...

Ben de çöp ev sahibi olma potansiyeli var sanırım.

Her Hafta Bir Kitap!

27 Nisan 2010 Salı

Normalde çok kitap okuyan bir insandım. Bir kitaba başlarsam bitirmeden bırakmazdım. Ama bir düştüm dizi izleme batağına, kurtulamıyorum... 4-5 yıl önce okuduğum bir yazı vardı, bir avrupalı yılda en az 50 kitap okuyormuş; kabaca bir hesapla her hafta bir kitap okumaya denk geliyor bu. Yıllardan 2005 ya da 2006 emin değilim, becermiştim bunu, bu arakama ulaşmıştım. Şimdi tekrar denemek istiyorum.

Baktım ki böyle olmuyor dedim kendimi biraz sıkıntıya sokmanın vakti geldi. Her hafta bir kitap okuma ve bunu sizlerle paylaşma fikri de buradan geliyor. Belki üzerimde "sosyal" bir baskı oluşur :)

Bu haftaya Laurence Sterne'un "Duygu Yolculuğu" isimli kiatbıyla başlıyorum. Niyetim bir haftada bitirip düşüncelerimi burada paylaşmak yönünde. Elimde 10 adet kitap var şu an okumam için bekleyen, ilk planda bu rakama ulaşmak istiyorum.

Umarım bunuyapmak isteyen birileri vardır okuyucularım arasında!

Sevgiler Herkese :)

Je t'aime Paris!

22 Nisan 2010 Perşembe

Yakınlarım biliyor ama bilmeyenler için söyleyeyim, benim teyzem ve ailesi Fransa'da yaşıyor. Bu sayede ömrümün 1 ayını Normandiya kıyılarında ki Caen şehrinde geçirme fırsatım oldu. Bir günümü de Paris'te. Bu yolculuktan sonra dünyanın pek çok yerini görme şansım oldu ama Paris kadar büyülü bir şehir daha görmedim.

Bilemiyorum belki de teyzemin etkisi vardır bu Fransa sevdasında. Çocukluğumdan beri birileri Fransa'ya gidiyordu ve ben onları özlüyordum. Geldiklerinde süper oluyordu herşey. Bizim sahip olmadığımız hereye sahiptiler hem üstesine bir de Fransızca konuşabiliyorlardı. Bilemiyorum dediğim gibi. Çocukluktan kalma özençlerin etkisi olabilir. Fransa ve Fransa ile ilgili herşeyi sevmemin.

En büyük hayallerimden biri, ömrümün en azından bir ayını Paris'te yaşayarak geçirmek. Bunun kadar olmasa da yine çok istediğim bir şey de Fransızca öğrenmek. (Önceki yıllarda denemelerim oldu ama "Beginner"dan öteye geçemedi bu denemeler)

Bir gün herkesin hayallerini gerçekleştirebilmesi dileğiyle...

Sabah Keyfim Kaçtı

20 Nisan 2010 Salı

Bildiğiniz gibi Ayça Şenbaşkan Radyo Eksen'da program yapmaya başladı "Tam Pansiyon" adıyla. Sabahları işe giderken bir radyo keyfim vardı, onu da bitirdiler sonunda. Tam Pansiyon 7-10 saatleri arasında çünkü. Ben sabahları az konuşma çok ve kaliteli müzik için dinliyordum Radyo Eksen'i; ş,mdi ise 1 saatte 2-3 parça ancak çalıyorlar, kalanı geyik. Hatta canlı telefon bağlantıları falan :SS (Bu önemli zira insanların programlarda kendini küçük düşürmesine katlanamayan bir bünye için "canlı telefon bağlantısı" koşar adım kaçma sebebidir. Bu insan evladı talk show izlemiyor örneğin) Hala şok içerisindeyim. Ayça Şenbaşkan'ın Radyo Eksen'de ne işi var biri bana anlatsın lütfen. Yaptığı işe tabi ki saygım var ama hedef kitlesi gerçekten Radyo Eksen'in dinleyici kitlesi mi? Yani radyo Eksen dinleyicileri kaliteli müzik için dinliyor bu radyoyu, "eğlenmek", "gülmek" vs. için değil... Çok yanlış olmuş. Beni kaybettiler. Tabi bu onlar için hiçbişi ifade etmese de benim açımdan oldukça acı oldu.

Ne yapalım, bizde paşa paşa mp3 denen şeye geri döneriz... Alacağın olsun Radyo Eksen...

Hepimiz Amy'i Arıyoruz

19 Nisan 2010 Pazartesi

Cumartesi akşamını film izleme akşamı ilan edip 3 film izledik arka arkaya; Chasing Amy, Bend It Like Beckham ve 30 Days of Night. Üzerinde konuşulmayı en çok hak edeni "Chasing Amy".

Daha önce Kevin Smith'i ne kadar da çok sevdiğimden bahsetmiştim. Kevin Smith'in Clerks'ten sonra, Dogma'dan önce 1997 yılında çekmiş Chasing Amy'i. Ben Affleck, Joey Lauren Adams ve Jason Lee oynuyorlar başrollerde.

Eğlenmek için film izleyenlerden değilim. Ama bir filmin iyi olması ve birşeyler anlatması için illaki sıkıcı olması da gerekmiyor. İyi film bence söylemek istediğini sembolik olmadan da söyleyebilmeli -sembolizm denen şeyi sevmedim sevemiyorum, düz insanım ben, gelemiyorum dolaylı yollara. Chasing Amy; benim "iyi film" denen şeyden beklediğim herşeyi veren bir film -ki zaten ilk 10 filmim arasına girdi bile. Basit şekilde ve harika göndermelerle, kadın-erkek ilişkilerini, eşcinselliği, toplum dayatmalarını ve aşkı; aşkın cinsel kimliklerle yada kadın-erkek olmakla ne kadar da alakasız olduğunu anlatıveriyor siz farkına bile varmadan. Holden bir kadına aşık oluyor, kadının eşcinsel olduğunu öğreniyor sonra ancak bu durum ilişkilerinin başlamasına ve gelişmesine engel olamıyor.

Bu noktoda, eşcinselllik/heteroseksüellik vs aşk noktasında sanırım; bana feci halde Lost and Delirious'u anımsattı; diyalog şöyledir;
Mary: You are a girl in love with a girl, aren't you?
Paulie: No, i'm paulie in love with tori, remember?

Ancak Holden bu "deneysel" yaşayan kadının geçmişiyle başa çıkamıyor bir türlü ve geri dönüşü olmayan bir teklifte bulunuyor. Aynı anda hayatının aşkını ve hayatının arkadaşını kaybediyor.


Kevin Smith önce bu filmi "View Askewniverse" evrenine dahil etmemeyi düşünmüş ancak daha sonra Jay ve Silent Bob'ı ve diğer ayrıntıları ekleyip vazgeçmiş. (View Askewniverse nedir, ne değildir için bakınız bu link) Diğer filmlerinde olduğu gibi bunda da diyaloglar inanılamayacak derecede başarılı. Filmde boşuna çekilmiş hiç sahne yok ve tüm sahneler birbirinden başarılı. Beni en çok etkileyen sanırım Holden'ın arabadaki monologu oldu, daha doğrusu Holden'ın Alyssa'ya "Seni hatırlamak için bir restorandan alınmış kahrolası bir resme ihtiyacım yok!" demesi.  Ayrıca sanıyorum Silent Bob'ın en çok konuştuğu filmdir. Anlattığı hikaye ise "çoğu insanın başından geçmiş gurura yenik düşme hikayesi", filmin özeti gibidir.(Film ismini de bu hikayeden alıyor zaten)

Film boyunca cinsellikten bahsedilir, insanı şok eden ve asla yüksek sesle zikredemeyeceği müstehcenlikte seksten hatta, ama bir tek sevişme sahnesi dahi görülmez.

Kevin Smith'in izlemediğimbirkaç filmi kaldı ancak bence en iyi filmi bu, erken karar vermiş olsam da. Herkese göre olmayabilir ancak "iyi film ne" sorusuna doğru dürüst bir cevap verebilecek olanlara göre olduğu kesin.

Bu kopuk ve filmin etkisinden olsa göre bir türlü toparlayamadığım yazımın sonunda ekşisözlükteki bir yorumdan alıntı yapmak istiyorum;

"aşk üzerine yapılmış çok gerçek bir film.
kulesinde prensi bekleyen eski zaman aşklarına inat bu zamana ait, burdan, bizden.
kendi ahlak kavramına sahip kişi sadece gerçekten umursadığı kişiye kendini anlatmak zahmetine girer, o da anlamazsa, anlayamazsa; suçlamadan, kızmadan sadece üzülerek yoluna devam eder.
biri için değişebileceğin aşklar geçen yüzyılda kaldı artık. şimdi aşka sahip olmak için önce kendini bulmalısın ki seni tamamlayacak kişiyi bulduğunda ona hazır ol. yeter ki var olduğunun, orda olduğunun, sen olduğunun bilincinde ol. çünkü gerçek aşk sana gelir; topluma, ahlak kavramına, onun bunun doğrularına değil; sana. seninle ilgilidir, senin içindir. ben sana hazır olmak için değil kendim olmak için yaşadım bunları ve bunlar beni sana getirdi.
anlayana sazdır bu film, asla anlamayacak olana az."
(cookie, 21.04.2008 tarhinde yazmış bunu, saygılar kendisine)


"widfara/bad-baht" 2010 Blog Ödülleri'nde!

13 Nisan 2010 Salı

Merhabalar Herkese!

Güzel bir haberim var bugün. "widfara/bad-baht" bu yıl yapılan blog ödülleri yarışmasına "Kültür Saanat Blogları kategorisinde aday oldu.

Buradan girip kayıt oluyorsunuz önce. Kayıt olduktan sonra aşağıdaki linklere tıklayarak oy verebilirsiniz. Diğer kategorilerde de oy vermeyi unutmayın. Bu arada sahteciliğin önüne geçebilmek için kayıt olurken cep telefonunuza aktivasyon kodu geliyor, haberiniz olsun. Desteğiniz için çok teşekkürler!


"Diyet Günlüğü" - Kadın Blogları Kategorisi, http://2010.blogodulleri.com/frame/show/59

"Widfara/bad-baht" - Kültür Sanat Blogları Kategorisi,  http://2010.blogodulleri.com/frame/show/53

"Kadıköy Fotografları" - Kişisel Bloglar Kategorisi,  http://2010.blogodulleri.com/frame/show/61

"Perfect" Objects - SIGG Matara

9 Nisan 2010 Cuma

Spora başladığımdan bu yana güzel bir matara almak niyetindeydim ancak istediğim gibi bir parça bulamamıştım maalesef. Geçenlerde trendyol denen özel alışveriş sitesinde SIGG marka mataralarla karşılaştım. Her ne kadar seçmekte zorlansam da en sonunda sol tarafta görmüş olduğunuz SIGG marka "Dancing Flame" isimli matara benim oldu :) (32.5 gibi yüksek bir meblağ ile bile olsa)

SIGG İsviçre'li bir matara firması. Türkiye'de satılı var mı bilmiyorum. Trendyol'da tanıtımı şu şekilde yapılmış;

Sıvı gıdalar tüketmek önemli tabi. Peki ya bunu eğlenceli ve şık tasarımlar ile canlandırılmış değişik mataralar ile yapmaya ne dersiniz? Biz Sigg ürünlerinden mutlaka edinin, deneyin ve de görün deriz.
1908 yılından beri hizmet veren İsviçreli marka yenilediği ve de modaya ayak uyduran tasarımları ile göz dolduruyor ve de kişide sıvı tüketme isteği uyandırıyor. Böylelikle daha sağlıklı yaşayabilir ve de daha hızlı ve de kontrollü kilo verebilirsiniz. Şaka bir yana hem şekil hem de grafikleri ile bayrağı en önde taşırken, 100 yılı aşkındır sektörde oluşu kalite ve de güveninden şüphesiz emin olmamızı sağlıyor. Seçmekte zorlanacağınız model ve de tasarımları ile sizleri baş başa bırakıyoruz. Ah, unutmadan sevgili minik oğlunuz/kızınıza sevimli çizgi kahraman modellerinden almalı ve de onu mutlu ederken sıvı tüketimine eğlenceli bir yoldan katkıda bulunmalısınız.
Şu an kampanya sona erdi ama isteyene trendyol için davetiye gönderebilirim ;) Mataradan da çok memnunum!