Mim'lendim :)

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Geçtiğimiz gün Romankarakteri tarafından mimlendim. Sorular ve cevapları aşağıdaki gibi;

1.Şu an okumakta olduğunuz kitap ve kısaca konusu?
Bir iki gün önce Bir Hacker Manifestosuna başladım ancak 20-25 sayfa okumama rağmen baktım hiçbirşey anlamıyorum bir kenara kaldırarak Ubik'i okumaya başladım.

2.En son aldığınız kitap?
En son aldığım kitaplar var aslında. Idefix'ten toplu sipariş vermiştim. Şu şekilde; Tılsım, Kara Kule 3 - Çorak Topraklar, Kara Ev, Kara Kule Silahşör'ün Doğuşu (Çizgi Roman), Kara Kule 7 - Kule, YokYer, Yıldız Tozu, Komadaki Sevgilim, Ölüm:Yaşamanın Ağır Bedeli

3.Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz?
Yani Rüzgar Herşeyi Alıp Götürmeyecek - Richard Brautigan

4.Bir türlü bitiremediğiniz ,bitirseniz de sizi illallah ettiren kitaplar?
Ay Çocuk - Aliester Crowley, beni resmen kitap okumaktan soğutmuştu. Ayrıca Jack London'ın Alköllü Anılar'ı başta olmak üzere hemen hemen tüm kitapları.

5.Bundan önce okuduğunuz kitap?
William S. Burrougs'un "Top" isimli kitabını okudum en son.


6.Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap?
Tolkien'den Huurin'in Çocukları'na başlayacağım.

7.En sevdiğiniz türk ve yabancı yazar?
Türk (aslında ermeni ama türkçe yazıyor:) ) - Kevork Kirkoryan
Yabancı - Kesinlikle ama kesinlikle Richard Brautigan


8.En sevdiğiniz ve nefret ettiğiniz roman karakteri?
Bilemedim bunu, ilk anda aklıma bişi gelmedi, bi düşünmek gerek.

9. Sence "bir kitap okudum hayatım değişti" diyebilmem için hangi kitabı okumalıyım ?
Milan Kundera'nın "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" kitabı benim için anlamadığım çok şeyi anlamama yardımcı olmuştu, tavsiye ederim. Ayrıca Ursula LeGuin'in "Mülksüzler"i ve Robert Heinlein'in "Yaban Diyarlardaki Yabancı" isimli kitapları da  bunun için önerilebilir.

10. Ne tür kiatplar okuyorsunuz?
Polisiye çok seviyorum, polisye olunca herşeyi okurum. Bunun haricinde Beat kuşağı yazarlarının kitaplarını okuyorum daha çok; tabi bilim-kurgu ve fantastik-kurgu'da okuyorum.

11.Okuduğunuz kitapların seçiminde etkili olan nedir?
6.45 yayınlarının her kitabını okumaya çalışıyorum. Popler kitaplardan uzak durmaya çalışıyorum daha çok ve bir yazarın tüm kitaplarını okumaya çalışıyorum dönem dönem. Aslında kendimi çok sınırlamıyorum hemen herşeyi okurum; kişisel gelişim kitapları ve "Ah Şu Çılgın Türkler" türevi kitaplar hariç :)


12.Kitaplığınızda kaç kitabınız var?
Eve gidince sayıcam ;) Ama 100den fazladır diye tahmin ediyorum.


Ben de sevgili Aybüke'yi mimliyorum ;)

İsyan, çünkü bu dünya boktan ve herkes buna katılıyor.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Keny Arkana 83 doğumlu, Arjantin kökenli bir ailenin, Fransız banliyölerinde büyümüş, rap yapan kızı. Evet o bir kadın ve ben bu yüzden ona çok daha fazla saygı duyuyorum. Çünkü o "İsyan" diye bağırıyor.



Fransızca Rap zordur, kulağı zorlar. Ama o en çok bilinen fransız rapper ve hatta sokaktakileri "la rage" diye bağırtabilecek denli ünlü.
Official sitesi burada. Fransızca olduğu için anlaması biraz güç ama, kliplerini veya şarkılarını download edebilirsiniz. Türkçe bilgi için ise buraya bakılabilir ama nedense daha çok müslüman oluşu ile ilgilenmişler.

İsyanımız var, her zaman dimdik ayakta
  sonuna kadar savaşmak için isyan, ve hayatın bizi götürdüğü yere kadar..
  isyanımız var, hiçbir şey bizi durduramaz...
  boyun eğmeyen, uslu, marjinal, hümanist yada başkaldıran...”
 
“inancımızı korumak ve ilerlemek için isyan
  bir chirac, sharon, tony blair ve bush'a isyan
  isyan, çünkü kan ağlayan yüreklerin acısı asla duyulmuyor.
  isyan, çünkü beterin beteri yok
  isyan, çünkü batı sömürgeci gömleğini çıkarmadı.
  isyan, çünkü acı her zaman bize koyuyor”

Her Hafta Bir Kitap Projesi - 3.Hafta "Top"

18 Mayıs 2010 Salı


Bu haftanın kitabı 2 gün gecikmeli de olsa bitti, ne de olsa haftasonu çok yoğundum okumaya fırsatım olmamıştı.

3.haftanın kitabı, William S. Burroughs'un "Top" isimli kitabı, altıkırkbeş yayınlarından. Burroughs'tan daha önce "İçerideki Kedi"yi okumuş anlamamış, sonra "Çıplak Şölen" kitabının Davşd Cronenberg yorumu olan "Naked Lunch" filmini zilemiş yine anlamamıştım. Bu kitap, diğer deneyimlerime göre daha anlaşılırdı kesinlikle-ama tamamen değil. Gerçeğin nerede bittiği hayalin nerede başladığı, ne zaman rüya görüldüğü ne zaman uyanık olunduğu belli olmayan, bir aşk öyküsü, homoseksüül bir aşk. (Burada bir itirafta bulunmam gerekiyor. "Top"u ben bildiğimiz, spor yaparken kullanılan top zannediyordum. Meğerse argoda eşcinsel manasına gelen topmuş bu top. Daha uygun bir kelime bulamamışlar herhalde, ibne de olmazdı kitap adı olarak herhalde. )

Herkese tavsiye edilecek nitelikte bir kitap değil. Kışkırtıcı, yer yer pornografik, rahatsız edici kısmen. Sanki, Burroughs kendi cinsel kimliği ile alay ediyor gibi, çok acımasız şekilkde, can acıtarak. Yer yer insanın içini sızlatacak derecede duygusal.

"Gevşe ve uyu, olur mu," dedi Allerton. Sırtı Lee'ye dönük olarak yan yattı. Lee kolunu geriye doğru çekti. Bütün bedeni sarsılarak büzüldü. Elini yavaşça yanağının altına koydu. Sanki bir iç kanama geçiriyormuş gibi çok derin bir acı hissetti. Gözyaşları, yüzünden aşağıya boşanıyordu."
yanında yattığınız kişiye fark ettirmeden ağlayabilmek... tamamlanmayan cümleler.

The Vampire Diaries 1. Sezon Finali

 
Vampire Diaries geçtiğimiz hafta yayınlanan "Founder's Day" isimli bölümle birinci sezon finalini yaptı. 2. sezon anlaşması da yapılan dizi maalesef 2010 sonbaharına kadar ekranlardan uzakta olacak.
The Vampire Diaries, başlarda her ne kadar "Twilight" çakması bir gençlik ve vampir dizisi gibi gelmiş olsa da bana (evet itiraf ediyorum) zamanla öyküye katılan "gizem" unsurunu oldukça başarılı kullanmaları bu yargımı değiştirmeye yetti. Hele ki son 4-5 bölümdür tüm bölüm sonları "Yok artık!", "Nasıl yani?" şeklinde şaşırma efektlerimizle son buldu. Bu sayede "The Vampire Diaries" sezonun başarılı dizilerinden biri olarak kapattı birinci sezonu.
katherine is back!

Son bölümden bahsetmek istiyorum biraz. Feci şekilde ters köşeye yatırıldığımız bir final oldu. Hem John hem de Bonnie sağolsun, mystic falls vampirlerden arındırıldı, salvatore biraderler hariç. Ancak bence finalde iki büyük olay gerçekleşti ve ikinci sezonda bunların üzerinden devam edecek;
1- Elena Damon ile öpüştü, diyorduk ki tam bir baktık Elana sandığımız kişi aslında Katherine'miş! (Bu arada zavallı Elena diyorum, anne kötücül vampir, baba vampir tarafından hunharca katledilen vampir avcısı, sevgilisi vampir, kardeş vampir olmaya çalışıyo, en yakın arkadaş desen cadı çıktı, böyle kadere isyan edilir!)
2- Tyler (valinin oğlu) vampirlerle birlikte silahtan etkilenen karakterlerden biri oldu. Sanırım 4. yada 5. bölümden beri bu çocuğun kurtadam olduğunu düşünmekteyim. Bu sorunun cevabını gelecek sezonda alacağız muhtemelen ama dediydi dersiniz ;)

jeremy anna'nın kanını içer ve...

Ah tabi unutmadan, sorunlu ergen Jeremy, merhum sevgilisi Anna'nın kanını içmek suretiyle intihar etti; ölüp tekrar dirilecek mi, yoksa kurtarılacak mı bilinmez; ancak ablası ve Salvator kardeşlere karşı Bonnie'nin ya da -bir ihtimal- Katherine'in tarafında yer alacak gibi duruyor kendisi.

2. sezon bize ne gibi süprizler hazırlıyor tahmin etmek zor, ama doğaüstü güç savaşlarının ortasında kalacağımız kesin gibi...

Riverside @ İstanbul, 12 Mayıs 2010

12 Mayıs 2010 Çarşamba


Dün gece Riverside konserindeydik. Öncelikle şunu söylemeliyim ki bir haftada iki konser bana fazlaymış, yorgunluk ve uykusuzluktan feci haldeyim :)

Konser ile ilgili sanırım tek güzel şey grubun kendisiydi, performansları ve enerjileri inanılmazdı; böyle bir ortamda hatasız şekilde çalmayı nasıl başarıyorlar, albüm kalitesini nasıl yakalıyorlar sahnede anlaması çok güç.

Çok kalabalık bir kitle yoktu, sanırım "groupie" denilebilecek adamlar vardı, yurtdışından gelen, grubu konserlerinde takip eden kitle. Riverside sevdiğim, severek dinlediğim ama çok bilmediğim yani hakkında ahkam kesemeyeceğim bir grup; progressive rock/metal yapıyorlar ve en sevdiğim şarkıları "Far From Understanding" diyebilirim en fazla :)


Konserin sonuna kadar kalamadım maalesef, hem eve yalnız dönmek zorunda olduğumdan hem de grup çok geç sahneye çıktığından. Kaldığım kadarı da oldukça güzeldi. Ancak ben daha çok konser mekanı yani yeni PUNCTUM eski Studio Live hakkında konuşmak istiyorum.

Benim bu mekanda ilk bulunuşumdu, kesinlikle bir konser mekanı olmadığı gibi, saçma sapan uygulamalarıyla da sinir bozan bir yer. Bi defa havasız, havalandırma yok, allahtan sigara içilmiyor diye düşünüyor insan önce ama konser boyunca salınan "duman" hepimizi boğdu. Ve en çok canımı sıkan da garsonlar oldu. Ben bu kadar konsere gittim hiç böyle bir uygulama görmedim. Garsonlar en az 10 kez gelip birşey içmek isteyip istemediğimizi sordular, kesmedi tüm gece boyunca ellerinde teps dolusu bira ile bira saçmaya çalıştılar. Bu tutum ve mekanın fiziksel özellikleri beni tamamen soğuttu buradan, bir daha mecbur kalmadıkça gitmem. Ayrıca ne yazıktır ki Riverside gibi bir grup bu mekanda konser vermek durumunda kalsın :(

Kitap Sevilip Okşanması Gereken BirŞey'dir!

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Yaklaşık 10 gün önce idefix üzerinden verdiğim kitap siparişlerim bugün elime ulaştı. (Uzan zaman almasının sebebi Neil Gaiman'ın "Yokyer" isimli kitabına ön sipariş vermiş olmam, kitap zaten 7 Mayıs'ta temin edilebilecekti, yani kitaplar 3 günde elime ulaştı:)  Kitaplarım şu anda ofis masamı süslüyorlar, akşama da hepsi kendilerine özel yerlerini bulacaklar kitaplığımda. (Kitapların nereye konuldukları da önemlidir bence) Hiç birşey beni taze bir kitap kadar heyecanlandırıp, mutlu edemiyor. Ah bir de sahaflar var tabi... Kitaplarımızı sevelim, onlara iyi bakalım, öpelim onları!

Her Hafta Bir Kitap Projesi - 2.Hafta "Duygu Yolculuğu"


2. haftanın kitabını da başarı ile bitirmiş bulunuyorum. Bu haftanın kitabı Laurence Sterne'nin yazdığı "Duygu Yolculuğu" oldu. Kitap biraz otobiyografik, biraz kurgusal bir gezi kitabı aslında. Bir İngiliz'in fransaya yaptığı yolculuğu anlatıyor. Kitabı herşeyden önce biçimsel olarak çok beğendim. Kitabın, daha erkeklerin kafasına peruk taktığı 1700'lü yıllarda bir rahip tarafından yazıldığı düşünüldüğünde, bu biçime hayranlığım daha da artıyor. Bu senli benli ve konuşma havasındaki üslup benim kişisel olarak hem çok sevdiğim hem de kullandığım bir üslup olmakla birlikte, okumayı da son derece kolaylaştırıyor. Sterne bize gezisi sırasında karşılaştığı tarihi eserlerden yada kültürel özelliklerden bahsetmek yerine, karşılaştığı insanlardan ve hem kendinin hem de onların "duygu"larından bahsetmeyi uygun görüyor. Ayrıca "Duygu Yolculuğu" okunması gereken 1001 kitaptan biri olarak gösterilmekte.

Benim okuduğum basımın (ayrıntı yayınları) önsözü 1935 yılında  Virginia Woolf tarfından yazılmış, kitabı bitirdikten sonra önsözü tekrar okumanızı tavsiye ederim, taşların yerine oturduğunu hissedeceksiniz. Şöyle denmiş kitabın arka kapağında;
Geçen yüzyılda Dostoyevski, Rus edebiyat geleneğinin içindeki yazarlık çizgisini vurgulamak amacıyla, 'Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık' demişti. Bizler de yirminci yüzyılda onun bu nükteli deyişine benzer bir analoji kurmaya kalkışarak şöyle diyebiliriz belki: 'Bütün modern edebiyat Laurence Sterne'ün cübbesinden çıkmıştır' Evet, deyim yerindeyse bütün modern edebiyat bu cübbeden çıkmıştır. Çünkü Papaz Laurence Sterne 1759'da birinci cildi yayımlanan ilk eseri Tristram Shandy'nin Yaşamı ve Görüşleri ile edebiyat dünyasında son derece yenilikçi bir çığır açmış olan öncü bir yazardır. Yenilikçiliğinin temelinde, geleneksel öyküleme anlayışını ve olay örgüsünü bir yana iterek yazıya, tıpkı yaşamda olduğu gibi, doğal bir esneklik ve canlılık getirmeye çalışması yatar. Bu yanıyla o, yurttaşı İrlandalı Joyce ve Beckett gibi yazarların ağababası sayılabilir. 'Bilinç akışı' tekniğinin savunucularından Virginia Woolf'un da kendi yazarlığında Sterne'den bunca esinlenmesi nedensiz değildir. Filozof John Locke'un 'fikirleri çağrışımı' kuramından etkilenen Sterne, daha 18. yüzyılın ortalarında, insan zihinin doğal işleyişine kâğıt üzerinde uygun düşecek bir yazı ritmi yaratmaya çalışmıştır. Nitekim, kendi yaşam yolculuğunun sona erdiği 1768 yılında yayımlanan Duygu Yolculuğu'nun açılış cümlesi bu yenilikçi anlayışın somut bir örneğidir: 'Fransa'da,' dedim, 'bu işlerin daha bir kolayını biliyorlar.' Yani roman, sıradan bir konuşma üslubuyla açılır.

Tavsiye olunur...

3.haftanın kitabı, Burroughs'un "Top"u.

Anathema @ İstanbul, 7 Mayıs 2010

 (kalabalık Anathema için bekleşirken)

2 sene gibi Anathema için uzuuuuun sayılabilecek bir aradan sonra, 31 mayısta yayınlanacak yeni albümleri öncesi, konser için İstanbulda idi sevgili grubumuz geçtiğimiz cuma gecesi. Onların kaçıncı gelişiydi bilmiyorum ama erkek arkadaşımın 7-8 ve benim de 4-5 izleyişimdi bu Anathema'yı. Bu sefer ki konserin mekanı Refresh the Venue idi. Çılgın bir kalabalık olmasa da herzaman ki gibi "ateşli" bir kalabalık vardı, Anathema'nın da -eski günlerin özlemi ile olsa gerek- sert bir sound ile çalması başarılı bir konsere mahal verdi.


Çok istekliydiler. 2-2,5 saat sahnede kaldılar. İlk önce Dany sahnede tek başına akustik bir parça çaldı ( Iron Maiden'dan Wasted Years), sanırım kendisinin ileride solo projeleri olacak zira Yıldız Teknik'te de tek başına akustik bir konser vermişti, diye düşünmekteyim. Ayrıca saçlarını kestirmiş, kuş gibi olmuş :) Vincent bu sefer beyaz gömlek giymemişti, konser boyunca siyah gömlek ve deri ceketinden vazgeçmedi :) Çok enerjiktiler, biste 8 parça çaldılar. Finali Angelica ile yaptılar ki çok sevindim çünkü son konserlerinde çalmamışlardı ve tam ümidimi kaybetmek üzereydim. Ne yazık ki en çok eşlik edilen şarkı yine "One Last Goodbye" oldu, bu şarkı için bence Kurt Cobain'in Smells Like Teen Spirit için hissettiklerini hissediyorlardır artık.

(A Natural Disaster vakti)

İlk defa Gökhan'la başbaşa bir konsere gittik. Zaten -yaşlanmışlıktan olsa gerek- müzik hedefiyle gitmiştik konsere, dinozorlar olarak arka taraflarda sessiz sakin izledik konseri, hatta aşırı davranışları sebebiyle "gençleri" eleştirdik falan. Bu konserin en güzel getirilerinden biri de yıllar içerisinde benim, Gökhan'ın ve ilişkimizin ne kadar değiştiğini, ne denli olgunlaştığını gözlemlemem oldu. Bu sizi hiç ama hiç ilgilendirmeyen çok ayrı bir mevzu tabi ki :)

Bu konseri bizim için mümkün kılan Aybüke'ye teşekkür etmek istiyorum son olarak, ,insanın radyocu arkadaşı olması ne muhteşem birşeymiş yahu! (Aybüke her cumartesi "Sound of Rock" ile Rock Fm'de!!)

Her Hafta Bir Kitap Projesi - 1.Hafta "Küçük Prens"

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Merhaba,

İlk kitabımın "Duygu Yolculuğu" olacağını söylemiştim ama Duygu Yolculuğunu yarılasam da bitirdiğim kitap "Küçük Prens" oldu.

Küçük Prens Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry'nin 1943'te yayınlanmış olan en ünlü romanı. Çocuk kitabı olarak bilinen bu kitap, çocuk kitabı olmaktan çok uzak ve hatta şöyle söyleyeyim; bir çocuğum olursa bu kiatabı 18 yaşından önce okumasını istemezdim. Son derece duygusal ve insanı üzüyor. Ben 2-3 defa başlamış ama bir türlü bitirememiştim, kısmet bugüneymiş. Çok kısa, içerisinde yazarın kendi çizimleri de var, bir oturuşta bitirilebilir bir kitap; hem de mutlaka okunmalı. Çocukluğa dair ama daha çok büyüyünce unutulan çocuk bakış açısına dair; manasız çabalarımızın manasız sonuçlarına dair; her okunuşta farklı anlamlar çıkarılacak bir eser. Şöyle bir notta var "Küçük Prens" ile ilgili ki okurken benim bile çok derinlerde kalmış "milliyetçilik" kanımda bir kıpırdanmaya sebebp oldu;
Kitapta Küçük Prens'in yaşadığı asteroidi (B612) bulan bir Türk astronomdur. Hatta bu astronom asteroidi uluslararası bir kongrede anlatır. Fakat fesli kafası ve doğulu giysilerinden dolayı kimse onu dinlemez, ama bir Türk diktatörün kıyafet devrimi yapıp herkesi Avrupalı gibi giyinmeye zorlamasından sonra aynı astronom bu defa modern kıyafetlerle kongreye katılır ve herkes ikna olur.Mustafa Kemal Atatürk'ü bir diktatör ve yanlış yolda olarak tanıtan bu satırlar yüzünden uzun yıllar Türk okuyucusu kitabı sansürlü okudu. Yine bu yüzden kitap, eleştirilere maruz kalabileceği gerekçesiyle 2005 yılında ilköğretim öğrencilerine önerilmek üzere hazırlanmış olan 100 Temel Eser arasından çıkarıldı.
Bir diğer not ise, kitaptakiyle benzeşen bir kayboluş ile ilgili;
Dünya çapında çok okunan ve çok sevilen bu kitabın yazarı Saint Exupéry, kitabı yazdıktan altı yıl sonra Le Petit Prince adlı bir uçakla keşif uçuşu yaparken Akdeniz üzerinde kaybolur ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Fransa'da çok sevilen Küçük Prens'in resmi 50 franklık banknotların üzerine basılmıştır.
(Bu para üstüne resim basma olayına başka bir mevzu, "uçan kaz"ın resimleri de İsveç'te paraların üstüne basılmış."Uçan Kaz" da ne olaki diyenlere; buyrun link)

Sonuç olarak Küçük Prens mutlaka okunması gereken çok sevimli ve bir o kadar duygusal bir kitap ama kesinlikle bir çocuk kitabı değil.