The Gates ve Persons Unknown

28 Haziran 2010 Pazartesi

Yaz geldi takip ettiğimiz çoğu dizi atile girip yerlerini yaz dizilerine, yeni başlayan dizilere bıraktı. Yeni dizilerden ikisi de The Gates ve Persons Unknown.


The Gates'in daha sadece pilot bölümü yayınlandı. ABC dizisi. Kurtadamlı, vampirli, bilimum doğa üstü  bir dizi daha. Geçmişinde bir hata yapmış polis ve ailesi Gates isimli süper korunan bir "site şehir"e taşınıyor, olaylar gelişiyor. Ayrıntılı tanıtım burada. Fena değil, izlenir.


Persons Unknown'un ise 3 bölümü yayınlandı şimdiye kadar ve zaten bu bir mini dizi olarak düşünülmüş, toplamda 13 bölüm olacak. yapımcı, Usual Suspects'in yapımcısı imiş hal böyle olunca beklentiler yükseldi ve oldukça patırtı koptu. İzlediğim iki bölüm ben de biraz The Prisoner biraz Lost Room tadı bıraktı. Türkçe tanıtım yazısına buradan ulaşabilirsiniz. Çok gelecek vaadetmiyor ama 13 bölüm olduğundan ve bu yaz biraz kıtlık olduğundan izlenebilir.

Her Hafta Bir Kitap Projesi - 6.Hafta "Nil'de Ölüm"

27 Haziran 2010 Pazar



6.hafta kitabı Agatha Christie'den "Nil'de Ölüm" oldu. Ben polisiyeyi çok seviyorum. Yalnızca kitap değil, film,dizi vs. polisiye herşeyi çok seviyorum. Agatha Christie poliseyi yazarların kesinlikle en önemlisi.

Kardeşim bundan 3-5 sene öncesine kadar kitap okumayı hiç sevmezdi. Ona kitap okumayı sevdirmek için, okuması kolay kitaplar konusunda teşvik etmiştim. Zamanla Agatha Christie'yi çok sevmeye başladı, daha sonra bu sevgi koleksiyon yapma isteğine kadar ilerledi. Şu anda kendisi Agatha Christie kitaplarını yayın sırasıyla okuyan ve sahaflardan bu kitapları toplayan bir insan. Bu da bana yarıyor tabi :) Sahaftan alınan kitapların samimiyetini, sıcaklığını çok seviyorum. Ve bazen bu kitapların geçmişi 60'lı yıllara kadar dayanıyor ki o kitapların kokusu dahi başka!

Nil'de ölüme gelecek olursak. bugüne kadar Agatha Christie'nin hiçbir kitabında hayal kırıklığına uğramadım. Bu dahi kadın asla kendini tekrar etmiyor. Ni'de Ölüm kitabı da kesinlikle çok farklı bir cinayet senaryosu koyuyor önümüze. Ve yine çok sevdim, bu kitap diğerlerine göre daha zekice bir plana sahip diyebilirim. Sinematografikte ayrıca; ki 1978 yılında filmi de çekilmiş.  Bulabilirsem izleyeceğim.

Tavsiye olunur tabi, çok edebi değil elbette ama yaz ayları için uygun bir kitap...

Facebook Hayran Sayfası

24 Haziran 2010 Perşembe

 Sevgili dostlar,

Aslında bir süre geçti aradan ancak buraya da yazmam gerektiğini ancak fark ediyorum. widfara/bad-baht için facebookta bir adet hayran sayfası oluşturdum. Bu linkten ulaşabilir, blogu facebook üzerinden de takip edebilirsiniz.

Arada bir tartışmalar kısmında da bir iki çift laf etsek hiç fena olmaz.

Ha bu arada formspring.me widget'ını da koydum bloga. Sorunuz varsa oradan da alabilirim ;)

Mutlu günler herkese...

Boş'luk

23 Haziran 2010 Çarşamba


...asıl kötü olan ise içine içine kapanan ben.

Animasyon Sinemasından Örnekler

21 Haziran 2010 Pazartesi

Geçtiğimiz günlerde üstüste son zamanların önemli animasyon filmlerini izleme fırsatım oldu, azıcık bişiler karalayacağım bunlar hakkında derinine inmeden.

Coraline

Neil Gaiman'ın aynı isimli kitabından uyarlama olan bu film stop-motion tekniği ile çekilmiş. Yönetmen Henry Selick. Oscar dahil pek çok ödüle aday olmuştu geçtiğimiz yıl. Ben kitabı çok sevmiştim, filmi o kadar sevmedim. Ayrıca kitapla arada farklılıklar var gibi geldi biraz, emin olamasam da. Tabi ki sırf stop motion tekniği ile çekilmiş olması sebebiyle bile izlenmeyi hak ediyor.

9

 9, geçtiğimiz senenin yine çok konuşulan animasyonlarından biri, Post-apokaliptik bir bilimkurgu-fantastik film denilebilir. Genelde beğenildi, ben beğenmedim, yer yer sıkıldım. Bepenmeme sebeplerimi şu şekilde listelemiştim daha önce friendfeed'te;
1- Hikaye direk animatrix'ten arak. Ki animatrix yüzlerce kat daha iyiydi.
2- Yaratıcının kendi ruhunu kullarına bölüştürmesi gibi dini göndermeler hoşuma gitmedi.
3- karakterler karakter değil, prototip. derinliksiz. amaçsız.
4- pek çok olay hollywood klişsesinden öteye gidemiyor. hele ki sonu!

Mary and Max

Geçtiğimi yılın ödüllü filmlerinden biri daha, Avustralya yapımı, Adam Elliot tarafından yönetilmiş, yine stop-motion. Oldukça etkileyici bir film Mary and Max. Arkadaşlık üzerine gibi görünse de aslında yalnızlık üzerine. Avustralya'lı 8 yaşındaki küçük bir kız ile Ameikalı 44 yaşındaki bir adamın mektup ile başlayan ve yıllarca süren dostluğunu anlatıyor. Aslında yaklaşık 30 yıl önceki bir tarihte geçiyor ancak 20yy insanın yalnızlığını başarılı bir şekilde aktarmış. Karakterler harika. Çocuklara ağır gelebilecek bir film, zaten anlayabileceklerini de sanmıyorum; biz büyükler bile anlayamıyoruz ki! Max karakterini çok sevdim, az çok takıntılı insanları tanıdığımdan sanıyorum; özellikle "Faces" kitabını...Max, yahudu, asperger sendromu hastası ve obez. Mutlaka izleyin.

Monsters Inc.

İzlemekte çok geç kaldığım müthiş eğlenceli bir Pixar filmi. Hikaye değişik, alışıldık senaryolardan uzak. Ve oldukça da komik. Çocuklar için oldukça uygun bir film hatta mutlaka izletmek gerek diyebilirim :)

Toy Story

90'lı yılların en iyi filmlerinden biri olarak gösteriliyor bu film. Benim için hayal kırıklığı oldu yine. Sanırım izlemekte çok geç kaldığım için. Zira biz bu filmin açtığı yoldan giderek çok daha iyi noktalara ulaşan filmleri izledik. Ama Toy Story'nin yeni bir dönemin başlangıcı olduğu kesin ve sırf bu yüzden bile önemli bir film. Klasik Disney filmlerinin sonu oldu zira Toy Story. Geçtiğimiz günlerde Toy Story 3 gösterime girdi, izlenme rekorları kıra kıra geliyor ülkemize doğru ki daha şimdiden Oscar'lar için bile adı anılmaya başlandı. Toy Story 2'yi de 3 gelmeden izlesem iyi olacak...

Alone

18 Haziran 2010 Cuma


Şu anda evrendeki hiç bir canlı varlığın beni anladığını düşünmüyorum.
Öyle bir yalnızlık hissi.
Öylesine/ölesiye bir yalnızlık...

Antidepresif!

14 Haziran 2010 Pazartesi

Yaklaşık 10 ay önce antideprasan kullanmaya başladım. Evde geçirilen bir nevi sinir krizinin ardından doktora gitmeye karar vermiştim. Gittiğim psikiyatr "yaygın anksiyete bozukluğu" teşhisi koydu bana. Depresyon hali, bunalım, uykusuzluk, uyuduğunda görülen kabuslar, sürekli stres, endişe ve özellikle "nefes alamama" sorunları yaşıyordum. Bazı günler öyle sıkıntılı oluyordum ki boğulduğumu hissediyordum (Lacrimas Profundure der ki I Can't Beathe!) Asıl problem de buydu zaten, psikolojik durumların fiziksel etkileri. Dediğim gibi, doktor anksiyete bozukluğu teşhisi koydu, ilaçla tedaviye başladı. Efexor XR 75mg kullanıyorum. Ve kullanmaya başladığımdan bu yana da ÇOK BÜYÜK faydasını gördüm.

Peki niye yazıyorum bu yazıyı?

Çevremizdeki insanlar psikolojik sorunların ilaçla tedavi edilmesine inanılmayacak derecede karşılar. Aslında Türk insanı ilaç kullanmaya bayılır. Başı ağrısa en ağır ağrı kesiciyi alır, antibiyotik kullanmak için doktor tavsiyesine ihtiyaç duymaz. Ama mevzu bahis psikolojik rahatsızlıklar olunca müthiş bir önyargı var.

Üniversite 3.sınıftayken, önce okulun medikosunda daha sonra da psikologumun muayenehanesinde yaklaşık 6-7 aylık bir terapi sürecim olmuştu. O zamanlar yurtta kalıyordum ve etraftan insanların "Çok asbisin!" bıdı bıdılarına maruz kalıyordum sıklıkla; doktora gittim bende. Şikayetlerim benzerdi; nefes alamama, kalp atışlarıın hızlanması, soğuk terler dökme... Doktorum çok kere ilaç kullanmamı tavsiye etti, hepsinde de reddettim. Sebebi etraftan gelen sölentilerdi, "uyuşacaksın", "sürekli uyuyacaksın" "aptallaşacaksın" Ben de doktorum yerine bu yargılara inandığımdan ilaç kullanmamıştım. Şimdi çok pişmanım. Zira belki de bu hastalık bu kadar uzun yıllar sürüp hayatımı çekilmez hale getirmeyecekti, o zamanlar tedavi edilebilecekti.

Antidepresan kullanmaya başlamamın hayatımda verdiğim en doğru kararlardan biri olduğunu düşünüyorum ki en başlarda büyük şüphelerim vardı. Ama uyuşuk değilim, sürekli uyumuyorum, aptallaşmadım da. Sürekli saçma sapan bir mutluluk içerisinde de değilim. Kızıyorum,üzülüyorum herkes kadar. Ancak duygularım artık fiziksel olarak etkilemiyor beni. Doğru dürüst uyuyabiliyorum. Kalabıl ortamlarda, özellikle otobüslerde daha önceleri çok yaşadığım panik atak benzeri durumları yaşamıyorum. Ve uyuşukluğu bırakın, hayatımın en üretken dönemindeyim; özellikle yazmak konusunda.

Amacım şu ki, çevrenin ne söylediğini bir kenera bırakın. Eğer bir hastalığınız varsa bunun tedavisi belki ilaç kullanmakla mümkün olabilir. Psikolojik rahatsızlıklar da "fiziksel"sonuçlar doğurabilir ve bu sonuçlar "ilaçla tedavi" ile ortadan kaldırılabilir. Evet, burada kilit kelime tedavi. Yani yalnızca ilacı kullandığınız sürece kendinizi iyi hissedecek değilsiniz, tedavi olacaksınız, yani ilaç kullanma dönemi bittikten sonra da iyi olacaksınız.

Tabi antidepresanların çoğunlukla bağımlılık yapan ilaçlar olduğunu, doktor kontrolünde kullanmaya başlanması ve bırakılmasının da yine doktor kontrolünde yapılması gerektiğini unutmamak gerekiyor. İlacımı bir gün almayı unutsam başım dönmeye başlıyor, benim karşılaştığım en büyük yan etki bu, ancak farklı bünyelerde farklı yan etkilere de sebep olabiliyormuş antidepresanlar...

Eğer kendinizi iyi hissetmiyorsanız ve artık kendi kendinizi iyileştirmek için yapacağınız bişi kalmadığınıza inanıyorsanıziir psikoloğa/psikiyatra gidin! Ciddiyim!

Her Hafta Bir Kitap Projesi - 5.Hafta "Ölüm:Yaşamanın Ağır Bedeli"

13 Haziran 2010 Pazar


"Ölüm Yaşamanın Ağır Bedeli" Neil Gaiman tarfındna yazılan, Chris Bachalo ve Mark Buckingham tarafından çizilen bir çizgiroman aslında, kitap değil. Ama bir kitap ağırlığında. Neil Gaiman'ın ünlü çizgi roman serisi "Sandman"i biliyorsunuzdur. Bu çizgiroman, Sandman serisinde bir kaç kez karşımıza çıkmış olan Sandman'in kız kardeşi Ölüm'ün kısa bir hikayesini anlatıyor. Kitabın önsözü ünlü müzisyen Tori Amos tarfından yazılmış, şaşırtıcı bir deneyim. Ayrıca 1993 yılında Comic Buyer's Guide tarafından düzenlenen ödüllerde “En İyi Kısa Çizgi Roman Serisi” dalında ödül kazanmış.


Neil Gaiman'ın yazdığı her şeyi seviyorum. Bunu da çok sevdim. Keşke animesi yapılsa diye düşündüm hatta. Hatta keşke Sandman'in filmi çekilse!

Çizgi romandan çok hoşuma giden bir cümle ile veda ediyorum şimdilik; "Yaşam bir hastalıktır, cinsel yolla bulaşır ve her zaman ölümcüldür."


Gel Vatandaş Konsere Gel! 2

10 Haziran 2010 Perşembe


11 Haziran 2010 - Emma Shaplin - Turkcell Kuruçeşme Arena
Bilet Fiyatları
1. Kategori: 133,00 TL (Sahne Önü-Sandalye Ön Sıralar)
2. Kategori: 107,50 TL (Sahne Önü-Sandalye Arka Sıralar)
3. Kategori: 97,50 TL (Tribün Ön Sıralar)
4. Kategori: 82,00 TL (Tribün Arka Sıralar)


Grup Sitesi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Emma_Shapplin
Biletix: http://www.biletix.com/event.htm?id=LKK12&pr=BK



15 Haziran 2010 - Jean Michel Jarre - Turkcell Kuruçeşme Arena 
Bilet Fiyatları
Ayakta: 80,00 TL (Avantajlı Dönem)
Tribün Arka: 150,00 TL
Tribün Ön: 200,00 TL


Grup Sitesi: http://www.jeanmicheljarre.com/ 
Biletix: http://www.biletix.com/event.htm?id=LLJEA 



5 Temmuz 2010 - Pink Martini - Turkcell Kuruçeşme Arena 

Bilet Fiyatları

1. Kategori: 133,00 TL
2. Kategori: 111,00 TL
3. Kategori: 83,25 TL
4. Kategori: 75,25 TL
5. Kategori: 55,50 T



Grup Sitesi: http://pinkmartini.com/
Biletix: http://www.biletix.com/event.htm?id=LLPI1


7 Temmuz 2010 - Eros Ramazotti - Turkcell Kuruçeşme Arena 
Bilet Fiyatları
1. Kategori: 210,00 TL (Sahne Önü-Sandalye)
2. Kategori: 185,00 TL (Sahne Önü-Sandalye)
3. Kategori: 160,00 TL (Sahne Önü-Sandalye)
4. Kategori: 133,00 TL (Tribün)
5. Kategori: 107,50 TL (Tribün) 


Grup Sitesi:  http://www.ramazzotti.com/eng/index_eng.htm
Biletix: http://www.biletix.com/event.htm?id=LLERO&pr=BK


2 Ekim 2010 - Scorpions - Maçka Küçükçiftlik Park
Bilet Fiyatları:
Normal: 78,00 TL
Sahne Önü: 200,00 TL
 

Grup Sitesi: http://www.the-scorpions.com/english/
Biletix: http://www.biletix.com/event.htm?id=LLUNH

Her Hafta Bir Kitap Projesi - 4.Hafta "Ubik"

8 Haziran 2010 Salı

Merhabalar;

Dördüncü haftanın kitabı oldukça geç geldi. Ama geçtiğimiz iki hafta boyunca oldukça yoğundum ben de, hem iş bakımından hem de 2 defa Bandırma'ys gidip gelmiş olmam sebebiyle. Ayrıca hazin bir vazgeçiş ile sonlanın "Bir Hacker Manifestosu" maceram var ki, bu kitap neredeyse kendime olan güvenimi sarsıyordu. Okuduğum 25-30 sayfadan hiç birşey anlamayınca okumayı bıraktım. Neyse.


Ubik'i az önce bitirdim. Kitabın yazarı Philip K. Dick. Türü bilimkurgu. PKD okuyucularının alıştığı üzere gerçeklikle hayal arasında gidip geliyor yine. Hikaye 1992 senesinde geçiyor ama PKD'nin kurgusundaki bu geleceğe hala ulaşmış değiliz. Oldukça kafa karıştırıcı bir kitap. Okumaya başladıktan sonra bitirene kadar "ya ben galiba bu kitabı daha önce okumuştum" hissinden kurtulamadım. Okuduysam da tekrar okumam iyi oldu zira unutmuşum herşeyi. Kitapla ilgili en tatlı ayrıntı her bölüm başlarında yazılmış olan Ubik reklamları; aşağıda bir örneğini veriyorum;
Ter kokusu korkulu rüyanız haline mi geldi? Ubik deodorant sprey ya da Ubik roll-on tüm endişelerinize son verir, sizi kendinize getirir. Bilinçli bir şekilde ve vücut hijyenine uygun olarak belirtildiği gibi kullanıldığında güvenlidir.
 Ubik'in ne olduğunu merak ediyorsunuz değil mi? maalesef bunun tam olarak açıklaması yapılmıyor kitapta ama bence Ubik, PKD'nin tüketim toplumunu eleştirmesinin güzel bir yolu. Kitabı anlaması oldukça güç, dikkatli okunması ve üzerinde düşünülmesi gerek. Son bölüme gelene kadar tüm hikayeyi anladığımı düşünüyordum ama son bölüm (yaklaşık 1.5 sayfa) kafamı allak bullak etmeyi başardı. Bir bilene sormak gerek herhalde.

Güç sizinle olsun!

Full Metal Alchemist - Homunculuslar Üzerine

Full Metal Alchemist ilk olarak 2001 yılında manga olarak yayınlanmaya başladı ve aynı isimle 2003-2004 yılları arasında anime olarak gösterildi televizyonda. Mangası günümüzde hala yayınlanmaya devam eden FMA'nın ilk anime dizisi 51 bölüm ve bir filmden oluşuyordu. Geçtiğimiz yıl nisan ayından itibaren FMA tekrar çekilmeye başlandı; Full Metal Alchemist: Brotherhood adıyla. İlk dizi genel olarak mangadaki konuyu işliyor olsa da manga ile birebir ilerlemiyordu; Brotherhood ise mangayı birebir yansıtıyor. İki dizi arasındaki bu fark bazı noktalarda önemli noktalara dayanıyor; bunlardan biri de homunculuslar. Bu yazıda iki dizi arasında homunculuslar ile ilgili farklılıkları aktarmaya çalışacağım.

*dizinin tamamını izlemeyenler için ispiyon içeriyor olabilir*
 
İlk dizi ve ikinci dizi arasında homunculuslar ile ilgili temel fark yaratılışları ile ilgili. İlk dizide homunculuslar insan dönüşümü yapmaya çalışan simyacılar tarafından bilinçsiz bir şekilde yaratılıyorlardı ancak mangada ve ikinci dizide homunculuslar éfather" tarafından bilinçli şekilde yapılmış ve içlerine birer filozof taşı yerleştirilmiştir.
Homunculusların simya gücü yoktur ancak kendilerini özel başka güçleri vardır. Homunculuslar bilindiği üzere isimlerini yedi ölümcül günahtan alıyorlar. 

Bu sırayla devam edecek olursak;

1- Lust (Şehvet)
Lust
Lust

Lust tanıdığımız ilk homunculustur. Oldukça seksi bir bayan olarak resmedilir. Ouroboros dövmesi göğsünün üzerindedir. İlk dizide Lust Scar'ın ağabeyi tarafından yaratılmıştır. Scar hastalık yüzünden kaybettiği sevgilisini insan dönüşümü ile hayata döndürmeye çalışırken Lust'un doğmasına sebep olur. İkinci dizide ise Father tarafından yaratılmıştır ve daha dizinin başlarında Roy Mustang tarafından yok edilir. Özel gücü "the ultimate spear" (uzayabilen parmaklar) dır.
İlk ve ikinci dizide aynı kişidir.

2- Gluttony (Oburluk)
gluttony
gluttony

Karşılaştığımız ikinci homunculus. Lust'tan emir almakla beraber ona duygusal olarakta bağlıdır.
İlk dizide Dante tarafından yaratılmıştır. İkinci dizide ise "Father" tarafından Kapıyı yaratmaya çalışırken yanlışlıkla yaratılmıştır. (Kapı = Portal of Truth) Bu sebeple karnında "Kapı"nın bir kopyasını taşır ve yedikleri burada hapsolur. Aklı fazla çalışmayan önüne gelen herşeyi yemekten hoşlanan koca ağızlı şişman bir erkek olarak resmedilmiştir. ouroboros dövmesi dilindedir. Çene kemikleri çok kuvvetli olmakla beraber tükürüğü asidiktir.
İlk ve ikinci dizide aynı kişidir.

3- Envy (Kıskançlık)
envy
envy
Kız gibi görünse de aslında erkektir envy. İstediği kişinin kılığına girebilme özelliği vardır. İlk dizide hiçbir zaman gerçek şeklini göremeyiz ancak ikinci dizide gerçek şeklini gösterir. İlk dizide hoheheim tarafından yaratılan envy hohenheim ve dante'nin çocuğudur; yani ed ve al'ın yarı kardeşidir. diğer homunculusların aksine insan olmak için hiçbir istek barındırmaz.
İkinci dizide ise Father tarafından cselkcess halkının ruhlarından yaratılmıştır ve bu ruhların silüetlerini devasa bedeninde barındırır. İnsanları öldürmekten büyük keyif alır, en büyük cinayeti maes hughes'u öldürmesidir. dr.marcoh'u yakalamaya çalışırken tuzağa düşer ve yakalanır. ouroboros dövmesi sol bacağındadır.
İlk ve ikinci dizide aynı kişidir.

4- Greed (Hırs)
greed
greed

İlk dizide Dante tarafından eski sevgilisini diriltmeye çalışırken yaratılmıştır. Genç yakışıklı bir erkek haliyle resmedilmiştir. Hem ilk dizide hem de ikinci dizide kendi yandaşları olan homunculuslara ihanet eder ve bunun sebebi herşeyi istemesi ve herşeyi yalnızca kendi için istemesidir. Olağanüstü özelliği vücudundaki karbon atomlarının dizilişlerini değiştirerek bir zırh oluşturabilmesidir. (the ultimate shield) İkinci dizide wrath tarafından öldürülen greed, father tarafından tekrar yaratılacak ve ölümsüzlüğün peşinde olan lin yao ile aynı bedeni paylaşmaya başlayacaktır.
ouroboros dövmesi sol elinin üst tarafındadır.
İlk dizide ve ikinci dizide (ölüp linyao'nun bedenini paylaşmaya başlamasına kadar) aynı kişidir.

5 - Wrath (Öfke)
ilk dizideki 
wrath
ilk dizideki wrath

İlk dizi ve ikinci dizide biribirinden oldukça büyük farklılık gösteren bir homunculustur. İlk dizide 11 yaşında bir erkek çocuk olarak çıkar karşımıza. al ve ed'in ustaları izumi tarafından ölmüş çocuğunu geri döndürmeye çalışırken oluşmuştur. wrath'ın sağ kolu ve sol ayağı ed'in kaybettiği uzuvlarıdır. bu özellik diğer homunculusların aksine ona simya yapabilme özelliği kazandırır. ouroboros dövmesi sağ ayağının altında bulunmaktadır.

ikinci
 dizide  wrath king bradley'dir
ikinci dizide wrath king bradley'dir
İkinci dizide ise wrath führer king bradley'dir. ouroboros dövmesi sol gözündedir ve bu gözünü gizli tutar.

6- Pride (Gurur)
ilk dizide pride king bradley'dir.
ilk dizide pride king bradley'dir.
Bu homunculusta ilk ve ikinci dizide önemli değişiklikler göstermektedir.
İlk dizide Pride führer king bradley idi ve dante tarafından yaratılmıştı. Nihai göze sahipti ve bu göz sayesinde her hareketi görebiliyordu. ouroboros dövmesi ise bu gözde bulunuyordu (The ultimate eye) Diğer homunculuslardan farklı olarak insan gibi yaşlanır.

ikinci dizide pride king bradley'nin oğlu selimdir
ikinci dizide pride king bradley'nin oğlu selimdir

İkinci dizide ise pride'ın asıl şekli father'ın insan vücuduna kavuşmadan önceki hali gibidir; siyah bir duman ve gözler. Gölgelerde hareket edebilir ve ilerleyebilir. king bradley'nin oğlu selim pride'dır aslında. ki bu gerçeği neredeyse ikinci dizinin ortalarında öğreniriz.

7- Sloth - (Tembellik)

ilk dizide
 sloth ed ve al'ın anneleri şeklindedir.
ilk dizide sloth ed ve al'ın anneleri şeklindedir. 
İlk dizide Sloth ed ve al annelerini dönüştürmeye çalışırken yaratılmıştı. En son yaratılan homunculustur. Trisha'nın şeklini almadan önce sıvı haldeydi. Bu özelliği sayesinde insanların vücudunun büyük bölümünün sudan oluşmasını onların aleyhine kullanabilmektedir. İlk dizide silahsız bir ishbal çocuğunu vurarak ishbal savaşı’nın patlamasına neden olan albay juliet douglas kimliğinin altına saklanmıştır. (İkinci dizide bu savaşa sebep olan kişi başka bir askerin şekline girmiş olan envy'dir) ve führerin yardımcısı olarak çalışmaktadır. Sloth'un ouroboros dövmesi kalbine yakın, sol göğsünün üzerinde bulunmaktadır.

ikinci dizide sloth dev gibi ve kaslı bir erkektir.
ikinci dizide sloth dev gibi ve kaslı bir erkektir.
İkinci dizide sloth devasa ve kaslı bir erkektir. Herşeyi manasız ve yorucu bulur. amestris altına devasa bir dönüşüm çemberi kazmakla görevlendirilmiştir.

Tatil İzlemeleri

7 Haziran 2010 Pazartesi

Geçtiğimiz hafta çarşamba akşamından sonra dört günlük bir iznim vardı; ailemin yanına gittim tatile. Bu tatili film izleyerek değerlendirdim her film için uzun uzun bişiler yazamayacağım ama bir kaç kelam edebilirim herhalde :)
Forgetting Sarah Marshall
Yönetmen Nicholas Stoller. Başrollerde genellikle tv dizilerinden tanıdığımız oyuncular var. Kalbi kırık terk edilmiş aşık Peter Bretter rolünde  Jason Segel (Kendisini hem HIMYM hem de Freaks and Geeks'ten hatırlıyor olabilirsiniz), kalp kıran kötü kadın Sarah Marshall rolünde Kristen Bell (Heroes, Veronica Mars ve hatta Gossip Girl'de oynadı), yeni kadın rolünde Mila Kunis (That 70s Show dizisinin Jackie'si) ve yeni erkek rolünde Russel Brand oynuyor. Uzun süreli ilişkisinin sonlanmasının ardından kendini toparlamak adına Hawai'ye giden Peter kendisini terk eden eski sevgilisi ve onun yeni sevgilisiyle karşılaşıyor. Terk edilme - toparlanma süreçlerine dair acı gerçekleri komik bir şekilde yüzümüze vuran bir film, oldukça da komik. Ama manasız şekilde erkek çıplaklığına yer vermiş nedendir bilinmez. (Ailenizle falan izlemeyin, jason segel'in pipisine maruz kalnıyor zira bol bol :P) Tavsiye ederim...


Låt Den Rätte Komma In
Let the right one in bu yıl adını sıkça duyduğum bir vampir filmi ve bu sefer İsveç'ten gelen bir film. Bir korku filmi gibi değerlendirmemek gerek sanıyorum. Ben çok etkilendiğimi ve beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Daha çok ergenlik sanrılarına dayanan tuhaf bir aşk öyküsü. Sessiz sakin bir film. Kitap uyarlamasıymış. İzlemek lazım tabi ki ama ben biraz hayal kırıklığına uğradım sanki.


The Curious Case of  Benjamin Button
David Fincher'ın son filmi yine çok konuşulanlar arasındaydı. Brad Pitt ve Cate Blanchett'li bu film yaşlı hayatı tersten yaşayan birinin hikayesini anlatıyordu. Bu filmi de çokbeğenmedim. Tamam oturup izliyorsunuz sıkılmadan (filmin uzunluğu göz önüne alınırsa) ama ben ne karakterle özleşebildim ne de hikaye olağanüstü geldi. Sıradan bir filmden tek farkı yaşlanmayan, gençleşen bir adamın var olması olan bu film; hikayeyi karakter odaklı kılmaya çalışsa da, karakterine derinlik katamıyor. Ve bu da bize neyi neden yaptığı belli olmayan, özdeşleşemediğimiz bir başrol veriyor. Vasat.


[Rec] 2
İlkini çok sevdiğimiz "Rec" filminin devamı. Çok ama çok kötü. Çok başarılı olan ilk filme gölge düşerecek denli kötü. Eğer ilkini izleyip beğendiyseniz, bence hiç izlemeyin daha iyi.



Twilight Saga: New Moon
Sırf merakımdan izledim ilk filmin devamını, ne oluyor diye. Her ne kadar vampir sever bir insan olsam da, ilk filmi hiç sevmemiştim; zaten Robert Pattinson'a kılım. Ama bu filmi anlamsız bir şekilde beğendim. (Tamam kabul bunun sebebi teen-wolf Jacob - Taylor Lautner olabilir :) ) Vampir filmi olarak değil de, aşk filmi olarak izlemek gerek sanıyorum, zaten Robert Pattinson çok fazla çıkmıyor karşımıza bu filmde. Hani birine aşık olduğunuzda ilk yakınlaşmalar çok heyecanlıdır ya, insana tatlı hislerle doldurur; işte New Moon'da da bu duygulardan var bol bol. Jacob ile Bella arasında, ha şimdi öpüştüler ha şimdi öpüşecekler heyecanı. Sanırım bana liseyi anımsatan bu duyguları sevdim. Şimdi de kitaplarını alayım da okuyayım diye geçiriyorum içimden.