Bayramlık "Bergama" Gezisi

30 Kasım 2010 Salı


Bu yıl Kurban Bayramı tatili iki açıdan faydalı oldu demiştim ya burada  bunlardan ikincisi ailecek yaptığımız Bergama gezisi oldu.

Bundan bir kaç bayram öncesi de Assos'a gitmiş çok beğenmiştik, babam o zaman "Burayı beğendiyseniz Bergama'ya bayılırsınız" demişti; hakikaten de öyle oldu. Ben zaten Berlin'de Bergama Müzesini gezmiş, Türkiye'den götürülenleri gördüğümde oldukça şaşırmıştım ve Türkiye'deki kalıntıları gezmeyi de çok istiyordum. En sonunda başardım :)

Bergama'da sırasıyla Akropol, Kızıl Avlu ve Asklepieion'u gezdik.

Due Date - Git Başımdan Vizyonda!

28 Kasım 2010 Pazar


Dün akşam Sinemazon'un davetlisi olarak İstinye Park AFM Sinemalarındaydık, Due Date - Git Başımdan filminin basın gösterimi için. 


Due Date'in yönetmeni daha önce Hangover filmini de yönetmiş olan Todd Philips. Başrollerde ise Hangover'de Todd Philips ile birlikte çalışmış olan Zach Galifianakis ve Robert Downey Jr. bulunuyor. 


Due Date, bir yol hikayesi, oldukça komik bir yol hikayesi aslında. Ethan ( Zach Galifianakis), Peter'ın (Robert Downey Jr.) ve kendisinin uçağa binmekten men edilmesini sağlıyor; karakter olarak oldukça zıt olan bu iki adam Peter beş parasız ve de kimliksiz kaldığı için, Ethan'ın kiraladığı otomobille Atlanta'dan Los Angeles'a doğru yola çıkıyorlar. Peter bu fikirden her ne kadar hoşlanmasa da karısının doğumuna kadar eve varmak için bu teklifi kabul ediyor ve maalesef hayatının en büyük hatasını yapıyor!

Aklımdan Çıkmayan Filmler "La Mome"

23 Kasım 2010 Salı


Muhtemelen daha önce de yazmışımdır burada bir yerde. Ama tekrar söylemekte fayda var. Kitaplardan, filmlerden hatta dizilerden etkilenen bir insanım. (Egomu şımartmak adına "sanatçı duyarlılığı" diyorum ben buna )

Okuduğum hiç bir kitaptan sonra, izlediğim hiç bir filmden sonra aynı insan olamıyorum ben. Tabi diğerlerinden daha etkileyicileri çıkıyor aralarında... İzledikten sonra düşünmeden edemediğim. Hatta günler geçse de kendimi düşünürken yakaladığım.

La Mome'da bunlardan biri.

Bir insan nasıl bu kadar hüzünlü bakabilir?
Uzun zamandır izlemek istiyordum, Kurban Bayramı tatiline rastgeldi. (Bu yıl tatil iki açıdan faydalı oldu benim için; biri bu film, diğeri de Bergama ziyaretim, bu ziyaretten de bahsedeceğim başka bir iletide)

La Mome, Edith Piaf'ın hayatını anlatan bir film. Başrolde Marion Cotillard oynuyor ve bu filmdeki rolüyle kendisi en iyi kadın oyuncu dalında Oscar aldı, ki bence fazlasıyla da hak etmiş. Marion Cotillard'ı Jeux d'enfants filminden bu yane tanıyor ve seviyorum. Her ne kadar bu film için oldukça "çirkin"leştirilmesi gerekse de, her açıdan harika...

Edith Piaf  trajik bir hayat yaşamış maalesef. Kısacık ömründe, 80 yıllık üzüntü biriktirmiş olacak ki, öldüğünde 47 yaşında olmasına rağmen çok, çok daha yaşlı görünüyormuş. Yaşadıklarını burada sıralamanın manası yok. Ama bu film, daha doğrusu bu hayat hikayesi bir sebeple benim aklımdan hiç çıkmayacak; o sahne hep benimle olacak, onu paylaşmak istiyorum işte. Bu yazının amacı o.


Edith Piaf evli bir adama aşık oluyor, belki de ömrünün en mutlu yıllarını bu aşık olduğu dönemde geçiriyor. Bir akşam dayanamıyor daha fazla ve sevdiği adamı, hayatının aşkını yanına çağırıyor, taa Fas'tan.

Sabah yataktan sevgilisinin öpücükleri ile uyanıyor, ona kendi elleriyle kahve yapıp getiriyor ve onu yatakta bırakıp aldığı hediye saati aramaya gidiyor. Edith hediyesini ararken dostlarını görüyoruz arka planda, inanılmaz üzülmüş şekilde. Ve sonra birisi söylemek zorunda kalıyor " Şimdi çok cesur olmalısın Edith, dün gece bir uçak kazası olmuş..." Edith çılgınlar gibi yatak odasına koşuyor ve sevgilisini arıyor. Ama bulamıyor. Ve sonra dehşetten, üzüntüden çıldırmış bir kadın göüyoruz, sevgilisinin adını haykıran...

Tek sahne. Tek sekans. İnanılmaz... Zaten hikaye oldukça etkileyici. Bir de üstüne Marion Cotillard'ın enfes oyunculuğu. Filmin kesinlikle en iyi sahnesi. Hatta tüm zamanların en iyi sahnelerinden biri...

Edith Piaf'ın bilinen, sevilen çok şarkısı var ama ben Non, Je ne regrette rien'i paylaşmak istiyorum sizinle zira kendisi "Bu benim, bu benim hayatım" diyor.



hayır, hiç, ama hiçbir şeyden
hayır, hiçbir şeyden pişman değilim.

The Walking Dead ve Zombi Korkum

4 Kasım 2010 Perşembe


Bildiğiniz üzere ekranlara yeni bir dizi düştü; "The Walking Dead". Bildiğiniz üzere diyorum zira bilmemek mümkün değil, dizi resmen bağıra bağıra geldi. Çok fazla reklam yapıldı. ben de bu durumda kayıtsız kalamadım tabi, ilk bölümünü dün akşam izledim. Dizi ile ilgili görüşlerimi biraz sonraya erteliyorum ama öncelikle söylemek istediğim başka bir şey var: ben zombilerden korkuyorum arkadaş!

Herkesin korkuları farklı elbette. Ve eminim bunların hepsinin psikolojik bir açıklaması vardır. Ben de doğaüstü yaratıklar içinde en çok zombilerden korkuyorum, yavaşlıkları sebebiyle en az korkulması gereken olmasına rağmen.

Dün gece de, diziyi izledikten sonra başladım planlar yapmaya. "Evde kaç gün yeterli erzak var acaba?", "Bu çelik kapı yeteri kadar güvenli mi?", "Camları tahta ile kapamak istesem çekiç/çivi var mı evde?", "Peki mum var mı?"... Ve ben bunları düşünmekten saatlerce uyuyamadım. Bir de insan bir beyzbol sopası olsun istiyor yanında güvende hissedebilmek için, şöle zombi yaklaşsa da kafasına kafasına indirsem...

The Crow - Brandon Lee'yi Kaybettiğimiz Film

1 Kasım 2010 Pazartesi


It Can’t Rain All The Time*

Çocukluğumdan hatırladığım, ilk aşık olduğum sinema yıldızı idi Brandon Lee. The Crow vasıtasıyla; Eric Draven karakteriyle tanıdım kendisini ve trajik ölümüydü beni ona çeken. İlkokuldan kalma günlüklerimin içinde duruyor The Crow filmi ile ilgili kesilmiş birkaç gazete küpürü. O günden bugüne trajik ölümler hep takibimde oldu nedense; zirvede bırakanları hep sevdim.

The Crow en sevdiğim kült filmler arasında olduğundan zaman zaman açıp izlerim, aklıma düşer. Ama bu yazının bugün yazılıyor olmasının bir başka sebebi daha var; bugün 31 Ekim; yani Cadılar Bayramı. Filmi izlediyseniz (umarım izlemişsinizdir) bilirsiniz; Eric ve Shelley Cadılar Bayramı’nda evlenmeyi planlıyorlardı ama ondan bir gün önce yani “Şeytan’ın Günü“nde öldürüldüler.


Alex Proyas’ın yönettiği ve bir çizgi roman uyarlaması olan The Crow ( Karga denilebilir ama en uygunu Kuzgun) pek çok yönden büyük önem arz ediyor. Yıl 1993′tü bu film çekilirken ve Brandon Lee aynı babası Bruce Lee gibi şaibeli bir şekilde hayatını kaybetti; sette boş olması gereken bir silah aslında doluydu ve Brandon Lee gerçekten vuruldu. 27 yaşındaydı öldüğünde, tarih 31 Mart’tı ve biz yakın zamanda iki sevdiğimizin ölümüyle daha karşılaşacaktık; trajik ölümleriyle: River Phoenix ve Kurt Cobain… 90′lar hepimiz için çok zor geçti.

Atmosferi itibariyle karanlıktır; karanlık ve yağmurlu bir “Gotham City“dir adeta. Gün ışığında çekilmiş tek bir sahnesi yoktur; neredeyse siyah beyazdır ve tümüyle gotiktir bu film.

Pek çok yönden önem arz ediyor demiştim; öncelikle başarılı yönetmen Alex Proyas filmigrorofisinde ilk sıralarda yer alıyor. Yönetmenin önemli filmlerinden ve yine 90′lar sinemasının başarılı örneklerinden. Tüm şarkıları harika olan pek müstesna bir de soundtrack’i var ama o konuya daha sonra yine değineceğiz. The Crow; gotik akımı tanıttı bize aslında. O dönemin karamsarlığını ve gençliğin yitmişliğini bize öyle iyi anlattı ki; hepimizin beynine işledi tüm sahneleri. Belki de sırf bu yüzden benim çocukluğumun – ilk gençliğimin en önemli filmi The Crow…



Eric Draven; bir rock şarkıcısıdır ve sevgilisiyle yakın zamanda evlenmeyi planlamaktadır. Bir akşam çok kötü bir şey olur ve ikisi de feci şekilde öldürülürler.

Der ki The Crow’da ; ”Bir zamanlar insanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölüm ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama bazen çok kötü bir şey olduğunda büyük bir keder de taşınırdı ve ruh rahat edemezdi. O zaman bazen, sadece bazen karga yanlış şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilirdi..” ve filmin hikayesi de aslında bu mite dayanır; bir karga Eric’i sevgilisinin ve kendisinin intikamını almak için dünyaya geri getirir.

Çizgi romanın yaratıcısı James O’Barr. Kendisi nişanlısını bir trafik kazasında yitirince acısını çizime vererek hafifletmeye çalışmış; zira nişanlısı sarhoş bir sürücü tarafından öldürülmüş. Daha sonra ise gazetede bir çiftin nişan yüzükleri sebebiyle öldürüldüğü haberini okuyunca çizimlerini bir hikaye üzerinde şekillendirmeye başlar. İl çalışmalarına 1981 yılında Berlin de başlayan James O’Barr hikayesinde kullandığı karakterleri kendi hayatından esinlenerek yaratmıştır hatta filmde geçen T-Bird, Tin-Tin,Funboy gibi isimleri duvar yazılarında görmüş. (Öyle diyor vikipedi) Ve zavallı adam; çekimler sırasında yakınlaştığı Brandon Lee’nin trajik ölümünün ardından; hayattan ikinci darbesini yer… The Crow çizgi romanı ayrıca tüm zamanların en çok satan hem bağımsız hem siyah-beyaz çizgi romanı.



Soundtrack mevzusuna tekrar değineceğiz demiştim, tüm şarkı listesi şu şekilde;

1. Burn – The Cure
2. Golgotha Tenement Blues – Machines of Loving Grace
3. Big Empty – Stone Temple Pilots
4. Dead Souls – Nine Inch Nails
5. Darkness – rage against the machine
6. Color Me Once – Violent Femmes
7. Ghostrider – Rollins Band8. Milktoast – Helmet
9. The Badge – Pantera
10. Slip Slide Melting – For Love Not Lisa
11. After the Flesh – My Life With the Thrill Kill Kult
12. Snakedriver – The Jesus & Mary Chain
13. Time Baby III – Medicine
14. It Can’t Rain All the Time – Jane Siberry

The Cure, Stone Temple Pilots, Nine Inch Nails, Violent Femmes,RATM gibi müthiş grupların her biri birbirinden başarılı şarkılarından oluşmuş bu soundtrack; gönül rahatlığıyla gelmiş geçmiş en iyi soundtrack olarak isimlendirilebilir. Hadi o kadar abartmayalım en iyiler listesinde kesin ilk 3′e girer demekle yetinelim.


“Binalar yanar, insanlar ölür ama gerçek aşk ölümsüzdür” demeye çalışıyordu The Crow aslında sadece bize, belli ki bu derece kült bir film haline geleceğini bilmiyordu. Ama biz, Eric’in çatıda gitar çaldığı sahne gibi pek çok sahneyi kültler arasına soktuk ve yaşıtımız (ben 84 doğumluyum) kime sorsak bu filmi; kesinlikle söyleyeceği bir kaç cümle olacaktır; hepimizi çok iyi hatırlıyoruz.

Bu arada; sinema camiasına yönetmen olarak Alex Proyas’ın yanında bir de oyuncu armağan etmiştir bu film onu da unutmadan ekleyelim; muhtemelen şaşıracaksınız ama bu isim Bai Ling.


İlerleyen zamanlarda 3 adet devam filmi çekildi ancak ilk filme duyduğum derin saygı sebebiyle bunlardan bahsetmemeyi tercih ediyorum. Anlayış gösteriniz.

Eminim, okuyanlar ellerinde mevcutsa filme bir göz atacaklar bu akşam ya da en kötü ihtimalle açıp albümü dinleyecekler. İzlemeyenler de izlemek isterler umarım. Herkese mutlu bir cadılar bayramı ve iyi anma’lar diliyorum!

*Her zaman yağmur yağmaz/yağamaz.