Bhagavad Gita Üzerine

28 Ocak 2012 Cumartesi


Krishna - Arjuna - Bhagavad Gita

Öncelikle şunu söylemeliyim; Tanrı (Yaratan) inancını tamamen reddetmiş bir ateist için  Bhagavad Gita’yı okumak ve anlamaya çalışmak gerçekten çok zor.

Eğitmenlik kitabında Ramesh’in yorumuyla paylaşılmış bölümleri iki defa okudum, hatta bazı bölümleri  iki defadan çok kez. Ve ilk vardığım kanı mutlaka tüm destanı baştan sona okumam gerektiği oldu. Çünkü okuduğumuz şey matematiksel bir kavram olmadığından, yani tutupta 2+2 = 4  şeklinde kanıtlanabilir bir gerçeğe ulaşamayacağımızdan; “Burada anlatılmak istenen budur”, “Bunu şöyle anlayabilirsiniz ancak aslında demek istenen şu” şeklinde bir yönlendirme bana doğru gelmedi, hatta beni rahatsız etti. Demek istediğim Bhagavad Gita ile ilgili tek bir somut gerçek olamayacağı, Bhagavad Gita ile ilgili (her ebedi metinde olduğu gibi) her kimsenin kendi anladıkları ve kendi gerçekleri olacağı... Her yorum birbirinden farklı olacaktır elbette, tek bir doğru olamaz. (Tabi daha sonrasında bu yorumların Ramesh’in -kişisel- yorumları olduğunu idrak ettim, bunu idrak etmekle birlikte “Buradan şunu anlamanız gerekiyor” şeklindeki tutumlara her zaman karşı çıkacağım J )

Ramesh Bhagavad Gita’yı yorumlarken, “İnsanlığın başlangıcından önceye dayanan bir Gerçeklik’in varlığı”ndan bahsediyor ve buna Gerçeklik, Bütünlük, Bilinç yada Tanrı diyor. İnsanların büyük çoğunluğu Tanrı inancı içerisinde olduğundan, insanüstü bir bilinç/bütünlük/gerçeklikten bahsederken bunu Tanrı olarak yorumlayabileceklerini söylemek elbetteki okuyanın anlaması ya da bildikleriyle örtüştürebilmesi adına büyük kolaylık sağlayacaktır. Ancak okuyan Tanrı inancı içerisinde değilse, bu noktada maalesef 1-0 yenik başlıyor Bhagavad Gita’ya... Bana “Madem Tanrı’ya inanmıyorsun, o zaman neye inanıyorsan onu koy yerine, o şekilde oku, o şekilde anlamaya çalış” tavsiyesinde bulundular, tamam o zaman Evren olsun dedim. Benim inandığım herşeyi kapsayan gerçeklik; evren yani.

İnanç ile ilgili olan bu temel problemim ile birlikte kendi düşüncelerimle anlamlandırabildiğim bölümler olmasına rağmen, kabullenemediğim (hatta hiçbir zaman kabul edemeyeceğimi düşündüğüm için “Amanın sanırım ben huzur bulamayacağım hiçbir zaman” diye depresyona girdiğim) bölümler de oldu.
Ramakrishna Paranahaunsa’nın söylediği “Tanrı tarafından idare edilen bir makineden başka bir şey olmadığınıza kani olduktan sonra ne isterseniz onu yapabilirsiniz.” sözünü ele alalım örneğin. (Çünkü benzer kavram pek çok yerde üstüne basıla basıla söyleniyor)  Burada ben Tanrı yerine Evren’i koyarak yorumlama yapmaya çalışsam dahi yine de doğru bulmadığım bir kavram çıkıyor ortaya; insanın bir piyon olarak tanımlanması. İnsan iradesi olan bir canlıdır ve verdiği kararlarda özgürdür. Eylemleri gerçekleştiren elbette kendisidir ancak eylemler sonucu olacaklar konusunda yapabileceği bir şey yoktur. Yani tüm hamleler doğru yapılmış olsa dahi sonuç iyi olmayabilir; ancak bu denememek için bir sebep midir?

Buradan çok takıldığım bir başka konuya geliyoruz aslında. Bölüm II/47’nin açıklamasından aynen alıntılıyorum; “Dünya, birbiri ardına oluşan krizlerle uzun zamandır bir felaketin eşiğinde bulunuyor. Burada insanın aklına önemli bir soru takılıyor; insanoğlu kuşkusuz - aya insan gönderecek kadar - muazzam bir zekâya sahip, o zaman özgür iradeye de sahip olması gerekiyor. Peki insanoğlu neden zekâsını ve özgür iradesini bir arada kullanarak dünyayı daha iyi bir yer hâline getiremiyor?!”
Bunun cevabı çok basit aslında; çünkü birlikte çalışmıyor insanlar. Dünyanın daha iyi bir yer haline gelmesi için çalışan çok az insan varken, dünyanın ne hale geldiğini umursamaksızın kendi bencilliğiyle yaşayan milyonlarca insan var. Dünyayı değiştirebileceğine, daha iyi bir yer olmasını tek başına sağlayamayacak olsa da buna bir katkısı olacağına inanan bir aktivist olarak bu düşünceyi kabul etmem çok zor. Eğer denilmek istenen “Ne yapılırsa yapılsın Dünyanın kaderi değişemez, elbette bu çabalamamak için bir sebep değildir” ise bu bir ölçüde kabul edilebilir ancak “Yaptıklarınızın bir anlamı yok, çünkü olacaklara bir etkiniz olmayacak” şeklindeki bir düşünce insanı yazılmış bir tiyatro oyunu içerisindeki vasıfsız bir oyuncu haline getirir ve maalesef ben buna inanmıyorum. Yaptıklarımızın /yapmadıklarımızın hayatı şekillendirmede bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple doğruyu aramak, doğru şeyi yapmaya çalışmak önemli. Buradan da başka bir noktaya ulaşıyoruz aslında; Bhagavad Gita’da geçen “Dharma” mevzusuna...

Bölüm III / 35’ten alıntılarsak; “Kişinin, kusurlu bir şekilde de olsa, kendi görevlerini yerine getirmesi, bir başkasınınkini başarılı bir şekilde yerine getirmeye çalışmasından daha iyidir. Kendi görevlerini yerine getirirken ölmek daha iyidir: bir başkasının görevi, sizi spiritüel açıdan büyük bir tehlikeye atar.” Yine aynı şeyi söyleyeceğim aslında,  insan önceden yazılmış bir tiyatro oyununda kendisine söylenen rolü oynayan bir oyuncu değil. Kararlarını verirken özgür, bu kararlar onun hayatını etkiler. Aslında çok basit bir mantıkla bu bölüme şu şekilde yaklaşmak mümkün; yüzlerce kişinin ölümüne sebep olan bir savaş pilotu kalkıp “Benim hayata geliş amacım bu idi, benim dharmam bu kadar insanı öldürmemdi” derse, ne cevap vereceğiz? Bu bölümü yorumlarken Ramesh “Bir çiçeğin dharması çiçek açmak ve kokusunu etrafa yaymaktır” demiş, peki bilinç sahibi bir insanın dharması bu kadar kolay tanımlanabilir mi? (Evet bence insanın -ikisi de sıradan canlılar olsa da- bir çiçekten farkı var) Her insanın hayatta bir amacı olduğuna (bulunduğu noktada bulunmasının bir sebebi olduğuna) ben de inanıyorum fakat bir insanın hayatta bulunma sebebinin başkalarının canını almak ya da -daha genellersek başka canlılara zarar vermek- olduğu düşüncesi benim için kabul edilemez , insan doğasına da aykırı bence. Ki kişi en çok sıkıntıyı hayattaki amacını bulmakta zorlanarak çekmiyor mu zaten? Neyin bizim dharmamız olduğunu nasıl bilebileceğiz, bundan nasıl emin olabileceğiz? En temel sıkıntılardan biri bu değil midir insan hayatında?

Ben “Yaşam”ın önemli olduğuna inanıyorum. Evet, doğumla başlayıp ölümle biten, sonu belli bir rüya belki yaşam. Ancak doğum öncesi yada ölüm sonrası bilincimizi, yaşam sırasında  algılayamıyor olmamız, yaşamın anlamsız bir rüya olduğu manasına geldiğini düşünmüyorum. Diğer taraftan Bhagavad Gita’nın hayatıma kattığı değerlerden birisi, yaşam denen kısa süre içerisinde hem mutluluk hem mutsuzluk hem acı hem keder yaşanabileceği, tüm bu duyguların insanlar için var olduğu ama bu duyguları hissetmeyi kabul ederken ızdırap çekmeye, herhangi bir duyguya bağlılık/bağımlılık göstermeye gerek olmadığı düşüncesi oldu.
Aynı şekilde eğer tüm canlıları bir bütünün tek tek küçük küçük parçaları olarak görürsek aslında hepimizin bir olduğu sonucuna varıyoruz ve bu durumda kişi diğerini de kendisi olarak görmeye başlıyor. Bu bütünlük hissi insanı ister istemez iyiliğe yöneltiyor.

Bölüm V/ 8,9’un yorumundan alıntılarsak “Bu bölüm, Tanrı’nın bulutların üzerinde bir yerde oturup yeryüzünü gözetleyerek her insanın günahını ve sevabını eksiksiz bir şekilde kaydettiği, bunun sonucunda da o kişinin cezalandırılacağı ya da ödüllendirileceği yönündeki anlayışı kesinlikle yerle bir etmektedir.” İşte okuduğum tüm bölümler içerisinden en çok katıldığım bölüm burası. Tanrı’nın var olduğuna inansaydım dahi bu inanılmaz gerçekliğin, bu inanılmaz bilincin kullarının gün içerisinde ne yaptıklarını, kendisine ne kadar ibadet ettiklerini bir yere kaydettirip böyle küçük hesaplar peşinde koşacağına inanmam mümkün olmazdı. Yaptığımız iyilik ya da yaptığımız kötülük, cennet-cehennem için olmamalı. Zaten kişi birlikte hareket eden evrenin küçücük bir parçası olduğunu kabul ettiği taktirde, kötülük denen şeyin de bir manası kalmıyor.



(Yoga eğitmenlik eğitimi ödevleri 2.kısım)

0 yorum: