KL - Malezya

29 Temmuz 2012 Pazar



16 – 23 haziran tarihleri arasında iş sebebiyle Malezya’nın başkenti olan Kuala Lumpur’a gittim. İş sebebiyle daha önce de pek çok kez yurt dışına çıkmıştım ancak ilk defa yalnız başıma gitmem gerekiyordu, bu sebeple başlarda biraz endişeliydim. Malezya’ya vardıktan sonra yalnız gezmenin ne kadar büyük bir keyif olduğunun farkına varınca bu endişeler ortadan kalktı tabi J

 Malezya ile Türkiye arasında 5 saat fark var, orada saat ileride. Malezya havayolları ile tek uçuş ile varılabiliyor Kuala Lumpur’a, Türk Hava Yolları’nın da Singapur aktarmalı bir uçuşu var. Ben Malezya Havayolları ile gittim, yolculuk yaklaşık 10 saat sürdü.



Malezya Türk vatandaşlarına vize uygulamıyor. Girişte herhangi bir ücret vs. de ödenmiyor, pasaport kontrolünün ardından rahatlıkla girebiliyorsunuz ülkeye. Havaalanı büyük sayılır ve düzenli, terminaller arasında küçük bir raylı taşıma aracına binmek gerekebiliyor ancak yönlendirmeler yeterli, yolu şaşıracak bir durum yok. Kuala Lumpur’daki havaalanına KLIA deniyor; Kuala Lumpur International Airport yani. Malezya’lılar nedendir bilinmez bu çeşit kıslatmalara bayılıyorlar, Kuala Lumpur’a KL diyorlar kısaca.
Bavulumu alıp dışarı çıkar çıkmaz otelden beni almaya gelen görevli (nasılsa artık) beni tanıyıp ismimi seslendi. Araca binip yola çıktık. KLIA şehirden oldukça uzakta. Kuala Lumpur’a sabaha karşı vardığımdan yollar bomboştu ancak havaalanından otelime varmam 50 dakikayı buldu. Şirket bana Mid Walley Megamall’unun hemen yanındaki Boulevard Hotel’de yer ayırtmıştı, tüm gezi süresince bu otelde kaldım.


Hava alanından otele gittiğim süre boyunca Malezya’nın yollarına çok şaşırdığımı söylemeliyim, şehrin otobanları çok iyi durumda. Malezya diyince insanın aklına çok lüks bir ülke gelmiyor açıkçası ama Kuala Lumpur şehrine oldukça büyük bir yatırım yapıldığı belli oluyor. Sonuç olarak otobanların İstanbul yollarından çok daha iyi durumda olduğunu söylemeliyim ama nedense yollar çok karışık. Malezya’da trafik Türkiye’nin tersi yönde akıyor, şöför koltukları sağda yani. Bu bir tarafa yol çizimleri hangi mühendise aittir bilmiyorum ama gördüğüm o kadar ülke arasında böylesine karışık bir trafiğe sahip bir ülke daha yok.

Normalde saat farkı beni pek etkilemez ama Malezya ile olan 5 saatlik fark beni çok etkiledi bu sefer. Uçakta da pek uyuyamadığımdan otele varıp odama yerleştiğimde jet-lagden muzdarip haldeydim (ki 3 gün boyunca da düzene giremedim, geceleri uyuyamadım). Öncelikle bir şehir turu ayarlamaya çalıştım ancak benim tura çıkmak istediğim saatte başka katılımcı yoktu bu yüzden otelin düzenlediği şehir turu yalan oldu benim için. Ben de biraz uyuyup daha sonra kendi kendime gezmeye karar verdim.


Öğleden sonra uyandığımda ilk olarak Petronas Kulelerine gitmeye karar verdim. Bildiğiniz gibi Petronas Kuleleri Kuala Lumpur’un simgesi. Öncelikle lobide yalnız başıma dolaşmamın güvenli olup olmadığını sordum, güvenli dediler ve bana bir taksi ayarladılar. Dönüşte de otelinkine benzeyen mavi taksilere binmemi tembih ettiler ki yoldan çevireceğiniz bazı taksiler taksimetreyi açmayıp sizi dolandırmaya çalışabiliyorlarmış, aynı Türkiye’deki gibi. Ama ben karşılaşmadım ne yalan söyleyeyim. Yoldan da çevirsem duraktan da binsem taksiciler benim söylememe gerek kalmadan açtılar taksimetreyi. Genel olarak tüm şöförler ingilizce biliyor, anlaşma problemi olmuyor. Mutlaka hangi ülkeden olduğunuzu soruyorlar ve Türkiye’yi duyunca da müslüman olup olmadığınızı öğrenmek istiyorlar. Saygılı ve konuşkanlar, daha sonrası için mutlaka birer kartlarını veriyorlar ki tekrar arayıp çağırabilesiniz.


Petronas Kuleleri KLCC denilen şehir merkezinde bulunuyor, Kuala Lumpur City Center. Kulelere çıkmak isterseniz daha önceden randevu yaptırmanız gerekiyor, ben bunu bildiğimden ve randevu falan da yaptırmadığımdan kulelere çıkmaya hiç yeltenmedim. Zaten o yüksekliği gördüğümde hiç de pişman olmadım, insan uzaktan bakarken bile başı dönüyor yükseklikten. Kuleler oldukça ihtişamlı ve özellikle geceleri görüntüleri harika. Kulelerin altında Suria KLCC isminde çok büyük bir alışveriş merkezi bulunuyor. Büyük diyorum ama aslında çok çok büyük, İstanbul’daki alışveriş merkezlerinden oldukça büyük hatta. Ben 1 saat dolaşır çıkarım diye düşünürken 2,5 saatte zor çıktım, 3 kere falan da yolumu kaybettim içeride. Suria’nın içinde tüm dünyada tanınmış oldukça lüks markalar bulunuyor. Öyle ki ben yalnızca camlarından içeriye bakmakla yetindim, bazıları ise Gucci’nin önünde anı fotoğrafı falan çektiriyordu J Needense alışveriş merkezlerinde yerel marka bulmak zor, uluslararası markalar ise (Mango, Zara, Adidas, Top Shop vs.) fiyat olarak da içerik olarak da Türkiye’den afrklı değil. Aynı ürün aşağı yukarı aynı fiyata satılıyor. Pek alışveriş yapmadım bu sebeple. Alışveriş merkezinin arkasında çok büyük ve güzel bir park var. Bu parktan haberdardım ama Suria’nın içerisinde kaybola kaybola bulacağımdan şüphelenmeye başlamıştım J Sonunda şans eseri buldum, iyi ki de bulmuşum! Havuz ve doğal alanlarla birlikte Petronas Kuleleri manzarasına da sahip bu park harika bir yerdi. Hem yerel halkın hem de turistlerin oldukça ilgisini çeken bir yer. Önce park manzarasına karşı bir yemek yedim, sonra da hem dolaşmaya hem de fotoğraf çekmeye başladım. Yalnız olduğumdan sürekli birilerinden fotoğrafımı çekmesini rica etmem gerekiyordu tabi. Herkes yardımcı oldu J Bu arada bir de ufak not; Kuala Lumpur hakikaten bir kadının yalnız başıan gezmesi için güvenli bir şehir. Dolaştığım süre boyunca hiç bir tatsız olay ile karşılaşmadım, ne bir taciz, ne bir sataşma ne de kötü kötü bakan insanlar. Bu açıdan da halkını takdir ettim bu ülkenin... Parkı o kadar beğendim ki tekrar gelmeye karar verdim ama bir daha kısmet olmadı maalesef. Ertesi gün vereceğim eğitim için çalışmam gerekiyordu, otele geri döndüm bu sebeple.

Ertesi günü işte, akşamını da otelde çalışarak geçirdim. Salı akşamı ise kaldığım otelin hemen yanında bulunan Mid Valley Mega Mall’u gezmeye gittim, zaten otelin lobisinden alışveriş merkezine direkt geçiş var. Suria’dan pek farkı yoktu buranın da, pahalı markalar, dudak uçuklatan fiyatlar. Ama yine de alışveriş merkezleri çok kalabalıktı, sanırım dışarıda havanın sıcak ve nemli olmasından insanlar kendilerini kapalı yerlerin klima serinliğine teslim ediyorlar J


Bir geceyi daha otelde çalışarak geçirdikten sonra Perşembe akşamı internetten araştırıken böğrendiğim “Little India” denen semte gitmeye karar verdim. Yine lobiye danıştım güvenli midir diye, güvenli olduğunu öğrendikten sonra da bir taksi ayarladım kendime. Zaten otelime yaklaşık 10 dk mesafade idi burası. Little India geniş bir cadde. Caddenin karşılıklı iki tarafında Hindistan’a dair ürünlerin satıldığı dükkanlar bulunuyor. Hindistan yemekleri, Hindistan’dan gelen ürünlerin satıldığı market ve manavlar, Hindistan yerel kıyafetlerinin satıldığı dükkanlar ve Bollywood cdleri satan yerler J Hindistan’a ait ne arasanız burada var. Ama Hintli olmayan bizler için pek birşey yok maalesef. Kumaş ve kıyafet satan dükkanlarda özellikle Hintli kadınların giydiği Sari’lerden var envai çeşit türde. Buralarda biraz vakit geçirdim ama alabileceğim bir şey bulamadım maalesef. Hint kültürü bize biraz uzak korkarım, giydikleri kıyafetleri taktıkları takılar ve hatta ev için olan küçük biblolar bile inanılmaz çarpıcı renklerde ve abartılı; sarılar, kırmızılar, altın renkleri, kocaman taşlar vs. Özellikle Hint düğünleri çok ihtişamlı olduğundan bu bölgeye düğün öncesi alışverişe geliyormuş insanlar. Zaten gelinleri süslemek için özel kuaför salonları var bu bölgede, düğünlerde gelinler birer sanat eseri gibi görünüyor çünkü J Aksesur satan dükkanlardan kendime Bindi aldım ben de bir kaç paket, ne zaman ve nasıl kullanacak olduğumu bilmesem de. Özetle eğer Bollywood film ve müzikleri ilginizi çekmiyorsa ve kendinize bir Sari almak niyetinde değilseniz, Listtle India’da size göre pek birşey yok. Bir de ben gece gittim o sebple pek hareketli değil, gündüz daha kalabalık bir pazar yeri halindeymiş.


Cuma günü öğleden sonra biraz erken çıkabildim işten ve taksi şöförinden beni Central Market ve China Town bölgesine götürmesini rica ettim. Central Market daha çok bizim Kapalı Çarşı gibi bir yer (ama Kapalı Çarşı oranın yanından çok daha heybetli elbette) Burası iki katlı bir bina. Turistlere yönelik hediyelik eşyalar bulunuyor. Nedense Malezya’ya özgü bir hediyelik eşya bulmak zor. Batik denen bir kumaş türleri var, bu kumaşlardan yapılan kıyafetler ve çantalardan satılıyor bol bol. Ama yine bunların hepsini Türkkiye’de de bulmak mümkün, belki de daha ucuza! Central Market’te çok gezdim, hemen her dükkana girdim. Taksi şöförü bei cüzdanıma ve pasaportuma sahip çıkmam konusunda uyarmıştı, bu yüzden lap-top sırt çantamı öne doğru takarak dolaşmak durumunda kaldım ki bu ben de büyük bir bel ağrısına sebep oldu ilerleyen saatlerde. (Bir de globalleşme denen şeye kızdım burada çok. Artık her ülkede aynı şeyi bulmak mümkün, elbette bunun faydalı tarafları var ama diğer taraftan da artık “yöreye özgü” kavramı ortadan kalkıyor. Central Market’teki pek çok bibloyu, hediyelik eşyayı, çantayı İstanbul’daki “Salı Pazarı” denen ucuzluk mağazalarında bulmak mümkün. Büyük hayal kırıklığı. ) Central Market’ten iki tane Batik Pareo ve magnet aldım. Bir de kırtasiye malzemeleri satan bir dükkandan bana sürekli seyahat etmeyi ne kadar sevdiğimi hatırlatması için bir not defteri, çıkartmalar ve post-it’ler aldım J


Central Market’ten sonra 5 dakika kadar yürüyerek “China Town” denilen yere geldim. Burası da geniş bir sokağı kesin pek çok daracık sokaktan oluşan bir yer. China Town tabiri caizse “çakma” ürünlerin cenneti. Sayısız tezgah var sokaklarda ve her çeşit markanın imitasyon ürünlerini bulmak mümkün, çantalari, saattler ve ayakkabılar. İstediğiniz her markayı ucuza bulmanız mümkün, elbette sıkı bir pazarlık sonrasında J China Town’da çok rahat bir şekilde 2-3 saat geçirilebilir. Ama ben sırtımdaki koca çanta ve ayağımdaki babetler yüzünden çok yorgun olduğumdan sadece bir göz atabildim. Yine yoldan bir taksi çevirdim ve otelime döndüm. Otelimin bulunduğu kompleks içerisinde yer alan bir Alman lokantasında yemek yedim, hayatımda yediğim en güzel pretzeli tattım burada. Ha bu arada bahsetmeyi unuttuğum bir konu; yemekler. Malezya’da yerel lokantalarda yemek yemek çok ama çok ucuz. “Chicken Rice” isminde bir lokantalar zinciri var, burada tavuk+pilav, salata, 3 küçük börek, tatlı, içecek ve çorba Türk parasıyla yaklaşık 5 liraya yenilebiliyor J Ve oldukça da lezzetlileri sadece etinizi çok ama çok iyi pişmiş olmasını istediğinizi belirtmeyi unutmayın. Subway, McDonalds, KFC ya da Starbucks gibi “global” yerlerde ise fiyatlar Türkiye ile aynı, menüler benzer ama pek çok Asya ülkesinde olduğu gibi Malezya’da da herşeyi deniz mahsulleri ile yapma takıntısı var. Sizi bilmem ama karidesli pizza bana pek hitap etmiyor.

Yemeğimi de yedikten sonra son kez otelin organize ettiği taksiye binerek yaklaşık 1 saatlik yolculuğun ardından havaalanına vardım. Daha önceden Malezya’da free-shopların ucuz olmadığı ile ilgili beni uyarmışlardı, hakikaten de değilmiş J Birkaç paket çikolata haricinde alış veriş yapmadım. (Bu gezide cimriliğim tuttu galiba J )


Malezya’dan dönüşteki 10 saatin 7-8 saaitini uyuyarak geçirdim, artık nasıl yorulduysam o gün. Kuala Lumpur seyahati bana özellikle yalnız seyahat etmenin sanıldığı kadar korkutucu olmadığını öğretti. Ve gezi sırasında giydiğiniz ayakkabı ile taktığınız çantanın ne kadar önemli olduğunu ;)
Herkese bol keşifli, güzel bir yaz dilerim.

Her seyahatinizde gezgin olmanın turist olmaktan farklı olduğunu hatırlamanız dileğiyle ;)

Önemli Not: Bu yazı öncelikle gezinim.com'da yayınlanmıştır.

2 yorum:

Ece dedi ki...

Cok keyifli bir gezi olmus, ise ragmen tadini cikarmissin:) sevgiler

widfara dedi ki...

Evet çok keyfiliydi işe rağmen, teşekkür ederim ;)